Avatar of Vocabulary Set 800 Puan

24. Gün - Terfiden Sonraki İlk Gün İçinde 800 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'24. Gün - Terfiden Sonraki İlk Gün' içinde '800 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

arm in arm

/ɑːrm ɪn ɑːrm/

(idiom) kol kola

Örnek:

The couple walked arm in arm along the beach.
Çift sahilde kol kola yürüdü.

experienced employee

/ɪkˈspɪriənst ɛmˈplɔɪiː/

(noun) deneyimli çalışan, tecrübeli personel

Örnek:

The company is looking for an experienced employee to lead the new marketing team.
Şirket, yeni pazarlama ekibine liderlik edecek deneyimli bir çalışan arıyor.

face away from

/feɪs əˈweɪ frʌm/

(phrasal verb) başka yöne bakmak, arkasını dönmek

Örnek:

She decided to face away from the window to avoid the bright sunlight.
Parlak güneş ışığından kaçınmak için pencereden başka yöne bakmaya karar verdi.

fill in for

/fɪl ɪn fɔːr/

(phrasal verb) yerine bakmak, vekalet etmek

Örnek:

I'm filling in for Joe while he's on vacation.
Joe tatildeyken onun yerine bakıyorum.

get a promotion

/ɡɛt ə prəˈmoʊʃən/

(phrase) terfi etmek, yükselmek

Örnek:

She worked hard to get a promotion to senior manager.
Kıdemli müdürlüğe terfi etmek için çok çalıştı.

give A an advance

/ɡɪv eɪ ən ədˈvæns/

(idiom) avans vermek

Örnek:

My boss agreed to give me an advance on my next paycheck.
Patronum bir sonraki maaşımdan bana avans vermeyi kabul etti.

kneel

/niːl/

(verb) diz çökmek

Örnek:

She decided to kneel and pray.
Diz çöküp dua etmeye karar verdi.

language acquisition

/ˈlæŋ.ɡwɪdʒ ˌæk.wɪˈzɪʃ.ən/

(noun) dil edinimi

Örnek:

Early childhood is a critical period for language acquisition.
Erken çocukluk, dil edinimi için kritik bir dönemdir.

move over one seat

/muːv ˈoʊ.vɚ wʌn siːt/

(phrase) bir koltuk yana kaymak

Örnek:

Could you move over one seat so my friend can sit with me?
Arkadaşımın yanıma oturabilmesi için bir koltuk yana kayabilir misiniz?

move up

/muːv ʌp/

(phrasal verb) yükselmek, ilerlemek, yukarı hareket etmek

Örnek:

She hopes to move up in the company quickly.
Şirkette hızla yükselmeyi umuyor.

newly arrived

/ˌnuː.li əˈraɪvd/

(adjective) yeni gelen, yeni ulaşan

Örnek:

The newly arrived immigrants were given temporary housing.
Yeni gelen göçmenlere geçici barınma sağlandı.

obviously qualified

/ˈɑːb.vi.əs.li ˈkwɑː.lə.faɪd/

(phrase) açıkça nitelikli, belli ki kalifiye

Örnek:

With her extensive background in finance, she is obviously qualified for the CFO position.
Finans alanındaki geniş geçmişiyle, CFO pozisyonu için açıkça nitelikli.

pavilion

/pəˈvɪl.jən/

(noun) köşk, pavyon, çadır

Örnek:

The band played under the large pavilion in the park.
Grup parktaki büyük köşkün altında çaldı.

personnel management

/ˌpɝː.sənˈel ˈmæn.ədʒ.mənt/

(noun) personel yönetimi

Örnek:

She has a degree in personnel management and works in the HR department.
Personel yönetimi alanında diploması var ve İK departmanında çalışıyor.

rear

/rɪr/

(noun) arka, geri;

(adjective) arka;

(verb) yetiştirmek, beslemek, eğitmek

Örnek:

The car's rear bumper was damaged.
Arabanın arka tamponu hasar görmüştü.

regional director

/ˈriː.dʒən.əl dɪˈrek.tɚ/

(noun) bölge müdürü

Örnek:

The regional director is visiting our branch next week.
Bölge müdürü önümüzdeki hafta şubemizi ziyaret edecek.

reposition

/ˌriːpəˈzɪʃ.ən/

(verb) yeniden konumlandırmak, yerini değiştirmek;

(noun) yeniden konumlandırma, yer değiştirme

Örnek:

The nurse helped to reposition the patient in the bed.
Hemşire, hastayı yatakta yeniden konumlandırmaya yardımcı oldu.

retiree

/rɪˈtaɪ.riː/

(noun) emekli

Örnek:

The local community center offers special classes for retirees.
Yerel toplum merkezi emekliler için özel dersler sunuyor.

retirement

/rɪˈtaɪr.mənt/

(noun) emeklilik, inziva, emeklilik dönemi

Örnek:

He is looking forward to his retirement next year.
Gelecek yılki emekliliğini dört gözle bekliyor.

senior executive

/ˈsiː.njɚ ɪɡˈzek.jə.t̬ɪv/

(noun) üst düzey yönetici, kıdemli yönetici

Örnek:

The senior executive approved the new marketing strategy.
Üst düzey yönetici yeni pazarlama stratejisini onayladı.

spare key

/sper kiː/

(noun) yedek anahtar

Örnek:

I keep a spare key under the flowerpot in case I get locked out.
Dışarıda kalma ihtimaline karşı saksının altında bir yedek anahtar tutuyorum.

take early retirement

/teɪk ˈɜːrli rɪˈtaɪərmənt/

(phrase) erken emekli olmak

Örnek:

He decided to take early retirement to spend more time with his grandchildren.
Torunlarıyla daha fazla vakit geçirmek için erken emekli olmaya karar verdi.

take note

/teɪk noʊt/

(idiom) dikkat etmek, fark etmek;

(phrase) not almak, kaydetmek

Örnek:

You should take note of what the teacher is saying.
Öğretmenin ne dediğine dikkat etmelisin.

take one's place

/teɪk wʌnz pleɪs/

(idiom) yerini almak, geçip oturmak, yerine geçmek

Örnek:

The actors were asked to take their places on stage.
Oyunculardan sahnedeki yerlerini almaları istendi.

take over

/ˈteɪk ˌoʊ.vər/

(phrasal verb) devralmak, ele geçirmek, baskın gelmek

Örnek:

She will take over as CEO next month.
Gelecek ay CEO olarak görevi devralacak.

achiever

/əˈtʃiː.vɚ/

(noun) başarılı kişi, başarı elde eden

Örnek:

She is a high achiever in her academic studies.
Akademik çalışmalarında yüksek bir başarılı kişidir.

admired

/ədˈmaɪərd/

(adjective) takdir edilen, hayranlık duyulan;

(verb) hayran kaldı, takdir etti

Örnek:

She was a highly admired leader in her community.
Toplumunda çok takdir edilen bir liderdi.

as a result of

/æz ə rɪˈzʌlt ʌv/

(phrase) sonucunda, nedeniyle

Örnek:

The flight was delayed as a result of heavy fog.
Uçuş, yoğun sis nedeniyle ertelendi.

elect

/ɪˈlekt/

(verb) seçmek, oylamak, karar vermek;

(adjective) seçilmiş, seçkin;

(noun) seçilmişler, seçkinler

Örnek:

The citizens will elect a new president next month.
Vatandaşlar gelecek ay yeni bir başkan seçecek.

incompetent

/ɪnˈkɑːm.pə.t̬ənt/

(adjective) beceriksiz, yetersiz;

(noun) beceriksiz kimse, yetersiz kişi

Örnek:

The company fired the incompetent manager after the project failed.
Proje başarısız olduktan sonra şirket beceriksiz müdürü işten çıkardı.

knowledgeable

/ˈnɑː.lɪ.dʒə.bəl/

(adjective) bilgili, donanımlı, uzman

Örnek:

She is very knowledgeable about ancient history.
Antik tarih konusunda çok bilgili.

namely

/ˈneɪm.li/

(adverb) yani, şöyle ki

Örnek:

There are two main issues, namely, the budget and the timeline.
İki ana sorun var, yani bütçe ve zaman çizelgesi.

nearby

/ˌnɪrˈbaɪ/

(adverb) yakınlarda, yakında;

(adjective) yakın, komşu

Örnek:

There's a good restaurant nearby.
Yakınlarda iyi bir restoran var.

nominate

/ˈnɑː.mə.neɪt/

(verb) aday göstermek, atama yapmak

Örnek:

She was nominated for the Best Actress award.
En İyi Kadın Oyuncu ödülüne aday gösterildi.

promotion

/prəˈmoʊ.ʃən/

(noun) promosyon, tanıtım, terfi

Örnek:

The company launched a new promotion for their latest smartphone.
Şirket, en son akıllı telefonları için yeni bir promosyon başlattı.

put in for

/pʊt ɪn fɔːr/

(phrasal verb) başvurmak, istemek

Örnek:

I'm going to put in for a transfer to the London office.
Londra ofisine transfer başvurusunda bulunacağım.

recommendable

/ˌrek.əˈmen.də.bəl/

(adjective) önerilebilir, tavsiye edilen

Örnek:

The hotel is highly recommendable for its excellent service.
Otel, mükemmel hizmeti nedeniyle son derece önerilebilir.

specially

/ˈspeʃ.əl.i/

(adverb) özellikle, bilhassa

Örnek:

This cake was baked specially for your birthday.
Bu pasta özellikle senin doğum günün için yapıldı.

stand in for

/stænd ɪn fɔːr/

(phrasal verb) yerine bakmak, vekalet etmek

Örnek:

Could you stand in for me at the meeting tomorrow?
Yarınki toplantıda benim yerime bakabilir misin?

state

/steɪt/

(noun) devlet, eyalet, durum;

(verb) belirtmek, ifade etmek

Örnek:

The United States is a large country.
Amerika Birleşik Devletleri büyük bir ülkedir.

tech-savvy

/ˈtɛkˌsæv.i/

(adjective) teknolojiye yatkın, teknoloji meraklısı

Örnek:

My grandmother is surprisingly tech-savvy for her age; she even uses social media.
Büyükannem yaşına göre şaşırtıcı derecede teknolojiye yatkın; hatta sosyal medya kullanıyor.

undoubtedly

/ʌnˈdaʊ.t̬ɪd.li/

(adverb) şüphesiz, kuşkusuz

Örnek:

She is undoubtedly the best candidate for the job.
İş için şüphesiz en iyi aday o.

aspire to

/əˈspaɪər tuː/

(phrasal verb) arzulamak, hedeflemek

Örnek:

Many young athletes aspire to play in the Olympics.
Pek çok genç sporcu Olimpiyatlarda oynamayı arzuluyor.

dismissal

/dɪˈsmɪs.əl/

(noun) dağıtma, kovma, işten çıkarma

Örnek:

The teacher's dismissal of the class was met with cheers.
Öğretmenin sınıfı dağıtması alkışlarla karşılandı.

empower

/-ˈpaʊr/

(verb) yetki vermek, güçlendirmek, cesaretlendirmek

Örnek:

The new law will empower local communities to make their own decisions.
Yeni yasa yerel topluluklara kendi kararlarını verme yetkisi verecek.

go forward

/ɡoʊ ˈfɔːrwərd/

(phrasal verb) ilerlemek, devam etmek, geçmek

Örnek:

We need to go forward with the plan despite the challenges.
Zorluklara rağmen planla ilerlememiz gerekiyor.

heighten

/ˈhaɪ.t̬ən/

(verb) artırmak, şiddetlendirmek, yükseltmek

Örnek:

The tension in the room began to heighten.
Odadaki gerilim artmaya başladı.

immigrant

/ˈɪm.ə.ɡrənt/

(noun) göçmen

Örnek:

Many immigrants contribute significantly to the economy.
Birçok göçmen ekonomiye önemli katkı sağlar.

initiative

/ɪˈnɪʃ.ə.t̬ɪv/

(noun) inisiyatif, girişimcilik, girişim

Örnek:

She showed great initiative in organizing the event.
Etkinliği düzenlemede büyük inisiyatif gösterdi.

inter-department

/ˌɪn.t̬ɚ.dɪˈpɑːrt.mənt/

(adjective) departmanlar arası, bölümler arası

Örnek:

We need to improve inter-department communication to avoid errors.
Hataları önlemek için departmanlar arası iletişimi geliştirmeliyiz.

job cutback

/dʒɑːb ˈkʌt.bæk/

(noun) işten çıkarma, kadro indirimi

Örnek:

The company announced massive job cutbacks due to the economic crisis.
Şirket, ekonomik kriz nedeniyle büyük çaplı işten çıkarmalar duyurdu.

lay off

/leɪ ˈɔf/

(phrasal verb) işten çıkarmak, tenkis etmek, rahat bırakmak

Örnek:

The company had to lay off 50 employees due to financial difficulties.
Şirket, mali zorluklar nedeniyle 50 çalışanı işten çıkarmak zorunda kaldı.

named representative

/neɪmd ˌreprɪˈzentətɪv/

(noun) atanmış temsilci, belirlenmiş temsilci

Örnek:

The company's named representative will attend the hearing.
Şirketin atanmış temsilcisi duruşmaya katılacak.

new appointment

/nuː əˈpɔɪnt.mənt/

(noun) yeni randevu, yeni atama

Örnek:

I need to schedule a new appointment with my dentist.
Diş hekimimle yeni bir randevu ayarlamam gerekiyor.

official title

/əˈfɪʃ.əl ˈtaɪ.təl/

(noun) resmi unvan

Örnek:

Her official title is Director of Communications.
Onun resmi unvanı İletişim Direktörüdür.

on the recommendation of

/ɑn ðə ˌrek.ə.menˈdeɪ.ʃən əv/

(phrase) tavsiyesi üzerine, önerisiyle

Örnek:

He was hired on the recommendation of his former boss.
Eski patronunun tavsiyesi üzerine işe alındı.

pass up

/pæs ˈʌp/

(phrasal verb) kaçırmak, geri çevirmek

Örnek:

I couldn't pass up the chance to travel the world.
Dünyayı gezme fırsatını kaçıramazdım.

preach

/priːtʃ/

(verb) vaaz vermek, öğüt vermek, vaaz etmek

Örnek:

The pastor will preach about forgiveness this Sunday.
Papaz bu Pazar affetme hakkında vaaz verecek.

predecessor

/ˈpred.ə.ses.ɚ/

(noun) selef, önceki, öncül

Örnek:

The new CEO is very different from his predecessor.
Yeni CEO, selefinden çok farklı.

provincial

/prəˈvɪn.ʃəl/

(adjective) il, taşra, taşralı;

(noun) taşralı

Örnek:

The provincial government announced new policies.
İl hükümeti yeni politikalar açıkladı.

push back

/pʊʃ bæk/

(phrasal verb) ertelemek, geciktirmek, karşı çıkmak

Örnek:

We had to push back the meeting until next week.
Toplantıyı gelecek haftaya ertelemek zorunda kaldık.

ritual

/ˈrɪtʃ.u.əl/

(noun) ritüel, tören, alışkanlık;

(adjective) ritüel

Örnek:

The ancient tribe performed a sacred ritual to honor their ancestors.
Antik kabile, atalarını onurlandırmak için kutsal bir ritüel gerçekleştirdi.

run for

/rʌn fɔːr/

Örnek:

I ran for the bus but it drove off.

speck

/spek/

(noun) benek, zerre, parçacık

Örnek:

There wasn't a speck of dust anywhere.
Hiçbir yerde bir zerre toz yoktu.

supervisory

/ˌsuː.pɚˈvaɪ.zɚ.i/

(adjective) denetleyici, gözetleyici

Örnek:

She was promoted to a supervisory position.
Denetleyici bir pozisyona terfi etti.

turn away

/tɜrn əˈweɪ/

(phrasal verb) geri çevirmek, savmak, başını çevirmek

Örnek:

They were turned away from the club because they weren't wearing the right shoes.
Uygun ayakkabı giymedikleri için kulüpten geri çevrildiler.

underestimate

/ˌʌn.dɚˈes.tə.meɪt/

(verb) küçümsemek, azımsamak

Örnek:

Never underestimate the power of a good book.
İyi bir kitabın gücünü asla küçümseme.

understaffed

/ˌʌn.dɚˈstæft/

(adjective) personel yetersizliği olan, eksik personelli

Örnek:

The hospital was severely understaffed during the pandemic.
Pandemi sırasında hastane ciddi şekilde personel yetersizliği yaşıyordu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren