Avatar of Vocabulary Set 900 Puan

20. Gün - Para Biriktirme İçinde 900 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'20. Gün - Para Biriktirme' içinde '900 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

cut one's losses

/kʌt wʌnz ˈlɔː.sɪz/

(idiom) zararın neresinden dönülse kardır demek, zararı kesmek

Örnek:

The project was clearly failing, so the company decided to cut its losses and cancel it.
Proje açıkça başarısız oluyordu, bu yüzden şirket zararın neresinden dönülse kardır diyerek projeyi iptal etti.

in place

/ɪn pleɪs/

(phrase) yerinde, doğru konumda, yürürlükte

Örnek:

Make sure all the equipment is in place before you start.
Başlamadan önce tüm ekipmanın yerinde olduğundan emin olun.

whereabouts

/ˈwer.ə.baʊts/

(noun) bulunduğu yer, nerede olduğu;

(adverb) nerelerde, neresinde

Örnek:

His exact whereabouts are unknown.
Tam olarak nerede olduğu bilinmiyor.

implicate

/ˈɪm.plə.keɪt/

(verb) ilişkilendirmek, bulaştırmak, neden olmak

Örnek:

The evidence was enough to implicate him in the robbery.
Kanıtlar onu soyguna dahil etmek için yeterliydi.

inconsistency

/ˌɪn.kənˈsɪs.tən.si/

(noun) tutarsızlık, çelişki

Örnek:

There were several inconsistencies in his story.
Hikayesinde birkaç tutarsızlık vardı.

relevance

/ˈrel.ə.vəns/

(noun) ilgi, uygunluk

Örnek:

The lawyer questioned the relevance of the new evidence.
Avukat, yeni delillerin ilgisini sorguladı.

reliably

/rɪˈlaɪ.ə.bli/

(adverb) güvenilir bir şekilde, sağlam bir şekilde

Örnek:

The car starts reliably even in cold weather.
Araba soğuk havada bile güvenilir bir şekilde çalışır.

substantively

/səbˈstæn.t̬ɪv.li/

(adverb) esasen, içerik bakımından

Örnek:

The two proposals do not differ substantively.
İki teklif esasta farklılık göstermiyor.

vary from A to B

/ˈvɛr.i frʌm eɪ tu bi/

(idiom) A'dan B'ye değişmek, A ile B arasında farklılık göstermek

Örnek:

The hotel prices vary from $100 to $300 per night.
Otel fiyatları gecelik 100$ ile 300$ arasında değişmektedir.

adjournment

/əˈdʒɝːn.mənt/

(noun) erteleme, duruşma

Örnek:

The judge announced the adjournment of the trial until next week.
Yargıç, duruşmanın gelecek haftaya ertelenmesini duyurdu.

amply

/ˈæm.pli/

(adverb) bol bol, fazlasıyla, geniş ölçüde

Örnek:

The evidence amply demonstrates that the theory is correct.
Kanıtlar, teorinin doğru olduğunu bol bol kanıtlıyor.

back order

/ˈbæk ˌɔːr.dɚ/

(noun) bekleyen sipariş, stokta olmayan sipariş;

(verb) bekleyen siparişe almak, stokta yokken sipariş vermek

Örnek:

The item you requested is currently on back order.
Talep ettiğiniz ürün şu anda bekleyen sipariş durumundadır.

be in the black

/biː ɪn ðə blæk/

(idiom) kârda olmak, artıda olmak

Örnek:

After years of debt, the company is finally in the black.
Yıllarca süren borçtan sonra şirket nihayet kâra geçti.

be in the red

/bi ɪn ðə red/

(idiom) zararda olmak, borçlu olmak

Örnek:

The company has been in the red for three consecutive years.
Şirket üç yıldır üst üste zarar ediyor.

break-even point

/ˈbreɪkˌiː.vən pɔɪnt/

(noun) başabaş noktası

Örnek:

The company expects to reach its break-even point by the end of the year.
Şirket yıl sonuna kadar başabaş noktasına ulaşmayı bekliyor.

by a considerable margin

/baɪ ə kənˈsɪd.ər.ə.bəl ˈmɑːr.dʒɪn/

(phrase) önemli bir farkla, epey bir farkla

Örnek:

She won the election by a considerable margin.
Seçimi önemli bir farkla kazandı.

cash reserves

/kæʃ rɪˈzɜːrvz/

(plural noun) nakit rezervleri

Örnek:

The company used its cash reserves to fund the new acquisition.
Şirket, yeni satın almayı finanse etmek için nakit rezervlerini kullandı.

classification

/ˌklæs.ə.fəˈkeɪ.ʃən/

(noun) sınıflandırma, tasnif, kategorizasyon

Örnek:

The classification of species is a fundamental aspect of biology.
Türlerin sınıflandırılması biyolojinin temel bir yönüdür.

discrepancy

/dɪˈskrep.ən.si/

(noun) tutarsızlık, fark, uyuşmazlık

Örnek:

There was a discrepancy between the two reports.
İki rapor arasında bir tutarsızlık vardı.

incrementally

/ˌɪŋ.krəˈmen.t̬əl.i/

(adverb) aşamalı olarak, artımlı olarak

Örnek:

The software was updated incrementally, with new features added each month.
Yazılım, her ay yeni özellikler eklenerek aşamalı olarak güncellendi.

ledger

/ˈledʒ.ɚ/

(noun) defter, muhasebe defteri

Örnek:

All transactions are recorded in the company's general ledger.
Tüm işlemler şirketin genel defterine kaydedilir.

levy

/ˈlev.i/

(verb) uygulamak, tahsil etmek, toplamak;

(noun) vergi, harç, aidat

Örnek:

The government decided to levy a new tax on luxury goods.
Hükümet lüks mallara yeni bir vergi uygulamaya karar verdi.

liability

/ˌlaɪ.əˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) sorumluluk, yükümlülük, yük

Örnek:

The company accepted full liability for the accident.
Şirket kazanın tüm sorumluluğunu kabul etti.

operation budget

/ˌɑː.pəˈreɪ.ʃən ˈbʌdʒ.ɪt/

(noun) işletme bütçesi, operasyonel bütçe

Örnek:

The department must stay within its operation budget for the fiscal year.
Departman, mali yıl için işletme bütçesi dahilinde kalmalıdır.

plus tax

/plʌs tæks/

(phrase) artı vergi, vergi hariç

Örnek:

The hotel room is $150 per night plus tax.
Otel odası gecelik 150 dolar artı vergi.

precedent

/ˈpres.ə.dent/

(noun) emsal, örnek

Örnek:

The judge's ruling set a new precedent for similar cases.
Hakimin kararı benzer davalar için yeni bir emsal oluşturdu.

preclude

/prəˈkluːd/

(verb) engellemek, önlemek

Örnek:

The bad weather precluded us from going on the picnic.
Kötü hava, pikniğe gitmemizi engelledi.

pretax

/ˌpriːˈtæks/

(adjective) vergi öncesi

Örnek:

The company reported a pretax profit of $5 million.
Şirket 5 milyon dolarlık vergi öncesi kar bildirdi.

the pros and cons

/ðə proʊz ənd kɑnz/

(phrase) artıları ve eksileri, lehinde ve aleyhinde

Örnek:

We need to weigh the pros and cons before making a decision.
Karar vermeden önce artıları ve eksileri tartmalıyız.

statistics

/stəˈtɪs·tɪks/

(noun) istatistik, istatistiksel veri

Örnek:

She is studying statistics at university.
Üniversitede istatistik okuyor.

stringently

/ˈstrɪn.dʒənt.li/

(adverb) sıkı bir şekilde, titizlikle

Örnek:

The new safety regulations are being stringently enforced.
Yeni güvenlik düzenlemeleri titizlikle uygulanıyor.

year-end

/ˈjɪr.end/

(noun) yıl sonu;

(adjective) yıl sonu

Örnek:

The company's year-end is on December 31st.
Şirketin yıl sonu 31 Aralık'tadır.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren