Avatar of Vocabulary Set Ekonomi

TOEFL için Temel Kelime Bilgisi İçinde Ekonomi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Temel Kelime Bilgisi' içinde 'Ekonomi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

finance

/ˈfaɪ.næns/

(noun) finans, maliye, mali kaynaklar;

(verb) finanse etmek, para sağlamak

Örnek:

She works in the field of corporate finance.
Kurumsal finans alanında çalışıyor.

capital

/ˈkæp.ə.t̬əl/

(noun) başkent, sermaye, fon;

(adjective) idamlık, ana, harika

Örnek:

London is the capital of the United Kingdom.
Londra, Birleşik Krallık'ın başkentidir.

credit

/ˈkred.ɪt/

(noun) kredi, alacak, takdir;

(verb) yatırmak, alacak kaydetmek, atfetmek

Örnek:

Can I buy this on credit?
Bunu krediyle alabilir miyim?

debit

/ˈdeb.ɪt/

(noun) borç, hesaptan düşme;

(verb) borçlandırmak, hesaptan düşmek

Örnek:

The bank made a debit of $50 from my account.
Banka hesabımdan 50 dolar borç kaydı yaptı.

expense

/ɪkˈspens/

(noun) masraf, gider, giderler

Örnek:

Buying a new car is a big expense.
Yeni bir araba almak büyük bir masraftır.

due

/duː/

(adjective) vadesi gelmiş, beklenen, borçlu;

(adverb) tam, doğrudan;

(noun) aidat, ücret

Örnek:

The train is due to arrive at 3 PM.
Trenin saat 15:00'te gelmesi bekleniyor.

yield

/jiːld/

(verb) üretmek, vermek, sağlamak;

(noun) verim, ürün, getiri

Örnek:

The apple trees yielded a bountiful harvest this year.
Elma ağaçları bu yıl bol ürün verdi.

bank statement

/ˈbæŋk ˌsteɪt.mənt/

(noun) banka ekstresi

Örnek:

I need to check my bank statement to see if the payment went through.
Ödemenin geçip geçmediğini görmek için banka ekstresimi kontrol etmem gerekiyor.

benefit

/ˈben.ə.fɪt/

(noun) fayda, yarar, avantaj;

(verb) fayda sağlamak, yararlanmak, avantaj sağlamak

Örnek:

The new policy will bring many benefits to the community.
Yeni politika topluma birçok fayda sağlayacak.

climb

/klaɪm/

(verb) tırmanmak, yükselmek, zorlukla tırmanmak;

(noun) tırmanış, yükseliş

Örnek:

We watched the children climb the tree.
Çocukların ağaca tırmanmasını izledik.

crash

/kræʃ/

(noun) kaza, çarpışma, gürültü;

(verb) çarpmak, kaza yapmak, gürültü yapmak;

(adjective) kaza ile ilgili, hızlandırılmış;

(adverb) çat diye, gürültüyle

Örnek:

There was a serious car crash on the highway.
Otoyolda ciddi bir araba kazası oldu.

collapse

/kəˈlæps/

(verb) çökmek, yıkılmak, düşmek;

(noun) çöküş, yıkılma, başarısızlık

Örnek:

The old bridge finally collapsed under the heavy load.
Eski köprü ağır yük altında sonunda çöktü.

debt relief

/det rɪˈliːf/

(noun) borç hafifletme, borç indirimi

Örnek:

The government announced a new program for debt relief to help struggling farmers.
Hükümet, zor durumdaki çiftçilere yardım etmek için yeni bir borç hafifletme programı duyurdu.

income

/ˈɪn.kʌm/

(noun) gelir, kazanç

Örnek:

His annual income is sufficient to support his family.
Yıllık geliri ailesini geçindirmeye yeterli.

revenue

/ˈrev.ə.nuː/

(noun) gelir, hasılat

Örnek:

The company's annual revenue increased by 15%.
Şirketin yıllık geliri %15 arttı.

fortune

/ˈfɔːr.tʃuːn/

(noun) servet, zenginlik, şans

Örnek:

He inherited a vast fortune from his grandfather.
Büyükbabasından büyük bir servet miras kaldı.

fee

/fiː/

(noun) ücret, harç, aidat;

(verb) ücret ödemek, ücret almak

Örnek:

The lawyer charged a high fee for his services.
Avukat hizmetleri için yüksek bir ücret talep etti.

deposit

/dɪˈpɑː.zɪt/

(noun) depozito, mevduat, kapora;

(verb) yatırmak, bırakmak, biriktirmek

Örnek:

I made a large deposit into my savings account.
Tasarruf hesabıma büyük bir para yatırdım.

withdraw

/wɪðˈdrɑː/

(verb) çekmek, geri çekmek, para çekmek

Örnek:

He decided to withdraw his application.
Başvurusunu geri çekmeye karar verdi.

freeze

/friːz/

(verb) donmak, dondurmak, hareketsiz kalmak;

(noun) don, dondurma, askıya alma

Örnek:

The water pipes might freeze if the temperature drops too low.
Sıcaklık çok düşerse su boruları donabilir.

overdraw

/ˌoʊ.vɚˈdrɑː/

(verb) hesaptan fazla para çekmek, hesabı aşmak, abartmak

Örnek:

I accidentally overdrew my account by fifty dollars.
Yanlışlıkla hesabımdan elli dolar fazla para çektim.

donation

/doʊˈneɪ.ʃən/

(noun) bağış, hibe, katkı

Örnek:

The charity relies heavily on public donations.
Hayır kurumu büyük ölçüde halkın bağışlarına güveniyor.

budget

/ˈbʌdʒ.ɪt/

(noun) bütçe, harcama tahmini, kaynak;

(verb) bütçelemek, harcama planlamak;

(adjective) uygun fiyatlı, ekonomik

Örnek:

We need to create a detailed budget for the upcoming project.
Yaklaşan proje için detaylı bir bütçe oluşturmamız gerekiyor.

asset

/ˈæs.et/

(noun) değer, varlık, avantaj

Örnek:

Her experience is a great asset to the team.
Deneyimi, takım için büyük bir değerdir.

broke

/broʊk/

(adjective) parasız, beş parasız;

(past tense) kırdı, bozdu, patlak verdi

Örnek:

I'm completely broke until payday.
Maaş gününe kadar tamamen parasızım.

bankruptcy

/ˈbæŋ.krəpt.si/

(noun) iflas

Örnek:

The company filed for bankruptcy after years of financial struggles.
Şirket, yıllarca süren mali sıkıntıların ardından iflas başvurusunda bulundu.

fair trade

/ˌfer ˈtreɪd/

(noun) adil ticaret;

(adjective) adil ticaret

Örnek:

The organization promotes fair trade practices to support local farmers.
Kuruluş, yerel çiftçileri desteklemek için adil ticaret uygulamalarını teşvik ediyor.

transfer

/ˈtræns.fɝː/

(verb) aktarmak, transfer etmek, geçirmek;

(noun) aktarım, transfer, nakil

Örnek:

Please transfer the files to the new folder.
Lütfen dosyaları yeni klasöre aktarın.

trading

/ˈtreɪ.dɪŋ/

(noun) ticaret, alım satım;

(verb) ticaret yapan, işlem gören

Örnek:

The company is involved in international trading.
Şirket uluslararası ticaretle uğraşıyor.

economy

/iˈkɑː.nə.mi/

(noun) ekonomi, tasarruf

Örnek:

The country's economy is growing rapidly.
Ülkenin ekonomisi hızla büyüyor.

supply and demand

/səˌplaɪ ən dɪˈmænd/

(noun) arz ve talep

Örnek:

The price of oil is determined by supply and demand.
Petrol fiyatı arz ve talep tarafından belirlenir.

stock market

/ˈstɑːk ˌmɑːr.kɪt/

(noun) borsa, hisse senedi piyasası

Örnek:

The stock market closed higher today.
Borsa bugün yüksek kapandı.

share

/ʃer/

(noun) pay, hisse;

(verb) paylaşmak, bildirmek

Örnek:

Everyone received an equal share of the profits.
Herkes kardan eşit pay aldı.

recession

/rɪˈseʃ.ən/

(noun) resesyon, ekonomik durgunluk, gerileme

Örnek:

The country is currently experiencing a deep recession.
Ülke şu anda derin bir resesyon yaşıyor.

invoice

/ˈɪn.vɔɪs/

(noun) fatura;

(verb) fatura kesmek, faturalandırmak

Örnek:

Please send me an invoice for the services rendered.
Lütfen verilen hizmetler için bana bir fatura gönderin.

fundraising

/ˈfʌndˌreɪ.zɪŋ/

(noun) bağış toplama, fon toplama

Örnek:

The charity organized a successful fundraising event.
Hayır kurumu başarılı bir bağış toplama etkinliği düzenledi.

free trade

/ˌfriː ˈtreɪd/

(noun) serbest ticaret

Örnek:

The two countries signed a free trade agreement.
İki ülke bir serbest ticaret anlaşması imzaladı.

free market

/ˌfriː ˈmɑːr.kɪt/

(noun) serbest piyasa

Örnek:

The government is moving towards a more free market economy.
Hükümet daha serbest piyasa ekonomisine doğru ilerliyor.

decline

/dɪˈklaɪn/

(verb) reddetmek, geri çevirmek, azalmak;

(noun) azalma, düşüş, gerileme

Örnek:

She had to decline the invitation to the party due to a prior engagement.
Daha önceki bir randevusu olduğu için parti davetini reddetmek zorunda kaldı.

commodity

/kəˈmɑː.də.t̬i/

(noun) emtia, ham madde, değerli şey

Örnek:

Oil is a valuable commodity in the global market.
Petrol, küresel piyasada değerli bir emtiadır.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren