Avatar of Vocabulary Set Taşınmak

SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi İçinde Taşınmak Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi' içinde 'Taşınmak' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

locomotion

/ˌloʊ.kəˈmoʊ.ʃən/

(noun) hareket, yer değiştirme

Örnek:

The flightless bird has a unique method of locomotion.
Uçamayan kuşun kendine özgü bir hareket yöntemi vardır.

trajectory

/trəˈdʒek.tɚ.i/

(noun) yörünge, iz, gidişat

Örnek:

The missile's trajectory was carefully calculated.
Füzenin yörüngesi dikkatlice hesaplandı.

progression

/prəˈɡreʃ.ən/

(noun) ilerleme, gelişme, süreç

Örnek:

The disease showed a slow progression.
Hastalık yavaş bir ilerleme gösterdi.

flux

/flʌks/

(noun) akış, cereyan, değişim;

(verb) akmak, akıtmak

Örnek:

The constant flux of water over the rocks created a smooth surface.
Kayaların üzerinden sürekli su akışı pürüzsüz bir yüzey oluşturdu.

propulsion

/prəˈpʌl.ʃən/

(noun) itki, itme gücü

Örnek:

The rocket uses liquid fuel for propulsion.
Roket, itki için sıvı yakıt kullanıyor.

swoop

/swuːp/

(verb) süzülmek, atılmak, baskın yapmak;

(noun) süzülüş, baskın

Örnek:

The eagle swooped down to catch its prey.
Kartal avını yakalamak için süzülerek aşağı indi.

propellant

/prəˈpel.ənt/

(noun) itici yakıt, itici gaz

Örnek:

Liquid hydrogen is commonly used as a rocket propellant.
Sıvı hidrojen yaygın olarak roket yakıtı olarak kullanılır.

orientation

/ˌɔːr.i.enˈteɪ.ʃən/

(noun) yön, yönelim, oryantasyon

Örnek:

He lost his orientation in the dense fog.
Yoğun siste yönünü kaybetti.

accelerate

/ekˈsel.ɚ.eɪt/

(verb) hızlanmak, hızlandırmak, çabuklaştırmak

Örnek:

The car began to accelerate as it entered the highway.
Araba otoyola girer girmez hızlanmaya başladı.

circulate

/ˈsɝː.kjə.leɪt/

(verb) dolaşmak, sirküle etmek, yayılmak

Örnek:

Blood circulates through the body.
Kan vücutta dolaşır.

maneuver

/məˈnuː.vɚ/

(noun) manevra, hareket, taktik;

(verb) manevra yapmak, ustaca hareket ettirmek, manipüle etmek

Örnek:

The pilot performed a difficult aerial maneuver.
Pilot zorlu bir hava manevrası gerçekleştirdi.

flit

/flɪt/

(verb) uçuşmak, belirip kaybolmak, yer değiştirmek;

(noun) uçuş, hareket

Örnek:

Butterflies flitted among the flowers.
Kelebekler çiçekler arasında uçuştu.

track

/træk/

(noun) yol, iz, hat;

(verb) takip etmek, izini sürmek, izlemek

Örnek:

The old logging track was overgrown with weeds.
Eski tomrukçuluk yolu otlarla kaplanmıştı.

swarm

/swɔːrm/

(noun) sürü, kalabalık, yığın;

(verb) akın etmek, toplanmak, kaynamak

Örnek:

A swarm of bees attacked the picnic.
Bir arı sürüsü pikniğe saldırdı.

seep

/siːp/

(verb) sızmak, süzülmek;

(noun) sızıntı, kaynak

Örnek:

Water began to seep through the cracks in the wall.
Su, duvardaki çatlaklardan sızmaya başladı.

outpace

/ˌaʊtˈpeɪs/

(verb) geride bırakmak, aşmak

Örnek:

The company's growth continues to outpace its competitors.
Şirketin büyümesi rakiplerini geride bırakmaya devam ediyor.

waver

/ˈweɪ.vɚ/

(verb) tereddüt etmek, sarsılmak, bocalama

Örnek:

He started to waver on his decision to move abroad.
Yurt dışına taşınma kararında tereddüt etmeye başladı.

align

/əˈlaɪn/

(verb) hizalamak, sıralamak, uyumlu hale getirmek

Örnek:

Make sure to align the edges of the paper.
Kağıdın kenarlarını hizaladığınızdan emin olun.

ooze

/uːz/

(verb) sızmak, akmak, saçmak;

(noun) çamur, balçık

Örnek:

Blood began to ooze from the wound.
Yaradan kan sızmaya başladı.

invert

/ɪnˈvɝːt/

(verb) tersine çevirmek, evirmek;

(noun) cinsel sapkın, boru tabanı

Örnek:

To release the cake, invert the pan onto a cooling rack.
Keki çıkarmak için kalıbı bir tel ızgara üzerine ters çevirin.

sweep

/swiːp/

(verb) süpürmek, kıvrılmak, taratmak;

(noun) süpürme, kavis, tarama

Örnek:

She used a broom to sweep the kitchen floor.
Mutfak zeminini süpürmek için bir süpürge kullandı.

shuttle

/ˈʃʌt̬.əl/

(noun) servis, mekik, uzay mekiği;

(verb) mekik dokumak, taşımak

Örnek:

The hotel provides a free shuttle service to the airport.
Otel, havaalanına ücretsiz servis hizmeti sunmaktadır.

deviate

/ˈdiː.vi.eɪt/

(verb) sapmak, ayrılmak

Örnek:

The plane had to deviate from its flight path due to bad weather.
Uçak kötü hava koşulları nedeniyle uçuş rotasından sapmak zorunda kaldı.

twitch

/twɪtʃ/

(verb) seğirmek, titremek;

(noun) seğirme, ani hareket;

(trademark) Twitch

Örnek:

Her eyelid began to twitch because of stress.
Stresten dolayı göz kapağı seğirmeye başladı.

cart

/kɑːrt/

(noun) araba, at arabası, alışveriş arabası;

(verb) taşımak, nakletmek

Örnek:

The farmer loaded hay onto the cart.
Çiftçi samanı arabaya yükledi.

tilt

/tɪlt/

(verb) eğmek, yatırmak;

(noun) eğim, yatıklık

Örnek:

He tilted his head to one side, listening intently.
Başını bir yana eğdi, dikkatle dinliyordu.

rebound

/ˌriːˈbaʊnd/

(verb) sekerek geri gelmek, geri sıçramak, toparlanmak;

(noun) toparlanma, iyileşme, seken top

Örnek:

The ball rebounded off the wall.
Top duvardan sekerek geri geldi.

transplant

/trænˈsplænt/

(noun) nakil, transplantasyon, nakledilen bitki;

(verb) nakletmek, transplantasyon yapmak

Örnek:

He received a heart transplant last year.
Geçen yıl kalp nakli oldu.

steer

/stɪr/

(verb) yönlendirmek, idare etmek, rehberlik etmek;

(noun) dana, boğa

Örnek:

He managed to steer the car around the corner.
Arabayı köşeyi dönerek yönlendirmeyi başardı.

meander

/miˈæn.dɚ/

(verb) kıvrılmak, dolambaçlı olmak, dolaşmak;

(noun) menderes, kıvrım

Örnek:

The river meanders through the valley.
Nehir vadide kıvrılarak akar.

depress

/dɪˈpres/

(verb) depresyona sokmak, moralini bozmak, bastırmak

Örnek:

The gloomy weather always depresses her.
Kasvetli hava onu her zaman depresyona sokar.

hurtle

/ˈhɝː.t̬əl/

(verb) savrulmak, hızla gitmek

Örnek:

The car hurtled down the hill at a dangerous speed.
Araba tehlikeli bir hızla tepeden aşağı savruldu.

siphon

/ˈsaɪ.fən/

(noun) sifon, aktarma borusu;

(verb) sifonla çekmek, aktarmak, hortumlamak

Örnek:

He used a siphon to drain the water from the fish tank.
Akvaryumdaki suyu boşaltmak için bir sifon kullandı.

lug

/lʌɡ/

(verb) taşımak, sürüklemek;

(noun) çıkıntı, kulak

Örnek:

I had to lug my heavy suitcase up three flights of stairs.
Ağır valizimi üç kat merdiven boyunca taşımak zorunda kaldım.

gravitate

/ˈɡræv·ɪˌteɪt/

(verb) yönelmek, çekilmek, yerçekimi etkisiyle hareket etmek

Örnek:

Many young people gravitate toward the big cities in search of work.
Pek çok genç iş aramak için büyük şehirlere yöneliyor.

flop

/flɑːp/

(noun) fiyasko, başarısızlık;

(verb) düşmek, sarkmak, çırpınmak

Örnek:

The movie was a complete flop at the box office.
Film gişede tam bir fiyasko oldu.

wag

/wæɡ/

(verb) sallamak;

(noun) sallama, hareket, şakacı

Örnek:

The dog began to wag its tail when it saw its owner.
Köpek sahibini görünce kuyruğunu sallamaya başladı.

lumber

/ˈlʌm.bɚ/

(noun) kereste, tomruk;

(verb) ağır ağır ilerlemek, hantalca yürümek

Örnek:

We need to buy more lumber for the construction project.
İnşaat projesi için daha fazla kereste almamız gerekiyor.

swirl

/swɝːl/

(verb) dönmek, çevirmek;

(noun) girdap, dönüş

Örnek:

The leaves swirled in the autumn wind.
Yapraklar sonbahar rüzgarında dönüyordu.

pivot

/ˈpɪv.ət/

(noun) mil, eksen, mihenk taşı;

(verb) dönmek, eksen etrafında dönmek, yön değiştirmek

Örnek:

The door swung open on its pivot.
Kapı mil üzerinde açıldı.

diverge

/dɪˈvɝːdʒ/

(verb) ayrılmak, sapmak, farklılaşmak

Örnek:

The two roads diverge at the top of the hill.
İki yol tepenin zirvesinde ayrılıyor.

intersect

/ˌɪn.t̬ɚˈsekt/

(verb) kesişmek, çaprazlamak

Örnek:

The two roads intersect at the edge of the town.
İki yol kasabanın kenarında kesişiyor.

divert

/dɪˈvɝːt/

(verb) yönlendirmek, saptırmak, dikkatini dağıtmak

Örnek:

The police diverted traffic away from the accident site.
Polis, trafiği kaza yerinden yönlendirdi.

jerky

/ˈdʒɝː.ki/

(noun) kurutulmuş et, jerky;

(adjective) sarsıntılı, düzensiz

Örnek:

We packed some beef jerky for our hiking trip.
Yürüyüş gezimiz için biraz dana kurutulmuş et paketledik.

convulsive

/kənˈvʌl.sɪv/

(adjective) konvülsif, sarsıntılı

Örnek:

The patient suffered from convulsive seizures.
Hasta konvülsif nöbetler geçirdi.

tremulous

/ˈtrem.jə.ləs/

(adjective) titrek, ürkek

Örnek:

She spoke in a tremulous voice after hearing the news.
Haberi aldıktan sonra titrek bir sesle konuştu.

clockwise

/ˈklɑːk.waɪz/

(adverb) saat yönünde;

(adjective) saat yönünde

Örnek:

Turn the knob clockwise to open the safe.
Kasayı açmak için düğmeyi saat yönünde çevirin.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren