Avatar of Vocabulary Set Erdem

SAT'de Beşeri Bilimler ile ilgili kelime bilgisi İçinde Erdem Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'SAT'de Beşeri Bilimler ile ilgili kelime bilgisi' içinde 'Erdem' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

authenticity

/ˌɑː.θenˈtɪs.ə.t̬i/

(noun) özgünlük, gerçeklik

Örnek:

The museum verified the authenticity of the ancient artifact.
Müze, antik eserin özgünlüğünü doğruladı.

reputation

/ˌrep.jəˈteɪ.ʃən/

(noun) itibar, şöhret

Örnek:

He has a good reputation as a reliable worker.
Güvenilir bir çalışan olarak iyi bir itibarı var.

prestige

/presˈtiːʒ/

(noun) itibar, saygınlık, prestij

Örnek:

The company has gained considerable prestige in the industry.
Şirket sektörde önemli bir itibar kazandı.

integrity

/ɪnˈteɡ.rə.t̬i/

(noun) dürüstlük, bütünlük, tamlık

Örnek:

He is a man of great integrity.
O, büyük dürüstlüğe sahip bir adamdır.

dignity

/ˈdɪɡ.ə.t̬i/

(noun) onur, haysiyet, ağırbaşlılık

Örnek:

She faced the difficult situation with courage and dignity.
Zor durumu cesaret ve onurla karşıladı.

sincerity

/sɪnˈser.ə.t̬i/

(noun) samimiyet, içtenlik, dürüstlük

Örnek:

Her sincerity was evident in her heartfelt apology.
Samimiyeti, içten özründe belliydi.

probity

/ˈproʊ.bə.t̬i/

(noun) dürüstlük, doğruluk

Örnek:

The committee was chosen for its members' reputation for probity.
Komite, üyelerinin dürüstlük konusundaki itibarı nedeniyle seçildi.

sacrifice

/ˈsæk.rə.faɪs/

(noun) fedakarlık, kurban, adak;

(verb) feda etmek, kurban etmek, adak adamak

Örnek:

Parents often make great sacrifices for their children's future.
Ebeveynler çocuklarının geleceği için sık sık büyük fedakarlıklar yaparlar.

tolerance

/ˈtɑː.lɚ.əns/

(noun) hoşgörü, tolerans, dayanıklılık

Örnek:

Religious tolerance is essential for a peaceful society.
Dini hoşgörü barışçıl bir toplum için esastır.

aphorism

/ˈæf.ɚ.ɪ.zəm/

(noun) aforizma, özdeyiş, vecize

Örnek:

The book was full of wise aphorisms about life.
Kitap, hayat hakkında bilgece aforizmalarla doluydu.

maxim

/ˈmæk.sɪm/

(noun) vecize, ilke, özdeyiş

Örnek:

It's a common maxim that 'actions speak louder than words'.
'Sözden çok eylem önemlidir' yaygın bir vecizedir.

principle

/ˈprɪn.sə.pəl/

(noun) ilke, prensip, yasa

Örnek:

The principle of equality is central to their philosophy.
Eşitlik ilkesi onların felsefesinin merkezindedir.

decency

/ˈdiː.sən.si/

(noun) edep, terbiye, nezaket

Örnek:

She had the decency to admit she was wrong.
Hatalı olduğunu kabul edecek nezaketi gösterdi.

beneficence

/bəˈnef.ɪ.səns/

(noun) hayırseverlik, iyilik, cömertlik

Örnek:

The foundation is known for its acts of beneficence towards the less fortunate.
Vakıf, dezavantajlılara yönelik hayırseverlik eylemleriyle tanınır.

moral compass

/ˈmɔːr.əl ˈkʌm.pəs/

(noun) ahlaki pusula

Örnek:

He lacks a moral compass and only cares about his own profit.
Onun bir ahlaki pusulası yok ve sadece kendi çıkarını düşünüyor.

homage

/ˈhɑː.mɪdʒ/

(noun) saygı, hürmet, övgü

Örnek:

The monument was built as an act of homage to the fallen soldiers.
Anıt, şehit askerlere bir saygı göstergesi olarak inşa edildi.

generosity

/ˌdʒen.əˈrɑː.sə.t̬i/

(noun) cömertlik, eli açıklık

Örnek:

His generosity knew no bounds; he always helped those in need.
Cömertliği sınır tanımıyordu; her zaman ihtiyacı olanlara yardım ederdi.

conscience

/ˈkɑːn.ʃəns/

(noun) vicdan

Örnek:

He has a guilty conscience about what he did.
Yaptığı şeyden dolayı vicdan azabı çekiyor.

philanthropy

/fɪˈlæn.θrə.pi/

(noun) hayırseverlik, insanseverlik

Örnek:

His lifelong commitment to philanthropy has helped countless people.
Hayat boyu süren hayırseverlik taahhüdü sayısız insana yardım etti.

accountability

/əˌkaʊn.t̬əˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) hesap verebilirlik, sorumluluk

Örnek:

The new policy aims to increase accountability in government.
Yeni politika, hükümette hesap verebilirliği artırmayı hedefliyor.

fidelity

/fɪˈdel.ə.t̬i/

(noun) sadakat, bağlılık, doğruluk

Örnek:

His fidelity to his wife was unwavering.
Eşine olan sadakati sarsılmazdı.

equitable

/ˈek.wɪ.t̬ə.bəl/

(adjective) adil, hakkaniyetli

Örnek:

The company aims to provide equitable opportunities for all employees.
Şirket, tüm çalışanlara adil fırsatlar sunmayı hedefliyor.

venerable

/ˈven.ər.ə.bəl/

(adjective) saygıdeğer, hürmetli

Örnek:

The venerable professor shared his insights with the students.
Saygıdeğer profesör, öğrencileriyle görüşlerini paylaştı.

charitable

/ˈtʃer.ə.t̬ə.bəl/

(adjective) hayırsever, yardımsever, cömert

Örnek:

The organization provides charitable aid to disaster victims.
Kuruluş, afetzedelere hayırsever yardım sağlıyor.

benevolent

/bəˈnev.əl.ənt/

(adjective) hayırsever, iyiliksever, cömert

Örnek:

The benevolent king was loved by all his subjects.
Hayırsever kral tüm tebaası tarafından seviliyordu.

righteous

/ˈraɪ.tʃəs/

(adjective) doğru, haklı, dürüst

Örnek:

He was known for his righteous deeds and unwavering integrity.
Doğru işleri ve sarsılmaz dürüstlüğüyle tanınıyordu.

altruistic

/ˌæl.truˈɪs.tɪk/

(adjective) özgecil, fedakar

Örnek:

Her altruistic actions saved many lives during the disaster.
Onun özgecil eylemleri felaket sırasında birçok hayat kurtardı.

staunch

/stɑːntʃ/

(adjective) sadık, sağlam, istikrarlı;

(verb) durdurmak, kesmek, önlemek

Örnek:

He is a staunch supporter of the team.
Takımın sadık bir destekçisidir.

guileless

/ˈɡaɪl.ləs/

(adjective) saf, dürüst, art niyetsiz

Örnek:

She gave him a guileless smile that immediately put him at ease.
Ona, onu hemen rahatlatan saf bir gülümseme verdi.

faithful

/ˈfeɪθ.fəl/

(adjective) sadık, vefalı, doğru;

(noun) inananlar, taraftarlar

Örnek:

She has been a faithful friend for many years.
Uzun yıllardır sadık bir arkadaş olmuştur.

wholesome

/ˈhoʊl.səm/

(adjective) sağlıklı, faydalı, ahlaklı

Örnek:

Eating wholesome foods is essential for a healthy lifestyle.
Sağlıklı yiyecekler yemek, sağlıklı bir yaşam tarzı için çok önemlidir.

enlighten

/ɪnˈlaɪ.t̬ən/

(verb) aydınlatmak, bilgilendirmek, öğretmek

Örnek:

Could you please enlighten me on the new company policy?
Bana yeni şirket politikası hakkında bilgi verebilir misiniz?

preach

/priːtʃ/

(verb) vaaz vermek, öğüt vermek, vaaz etmek

Örnek:

The pastor will preach about forgiveness this Sunday.
Papaz bu Pazar affetme hakkında vaaz verecek.

dedicate

/ˈded.ə.keɪt/

(verb) adamak, ithaf etmek, açmak

Örnek:

She decided to dedicate her life to helping others.
Hayatını başkalarına yardım etmeye adamaya karar verdi.

devote

/dɪˈvoʊt/

(verb) adamak, tahsis etmek

Örnek:

She decided to devote her life to helping others.
Hayatını başkalarına yardım etmeye adamaya karar verdi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren