Avatar of Vocabulary Set Başarı

IELTS Akademik Kelime Bilgisi (Band 8-9) İçinde Başarı Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'IELTS Akademik Kelime Bilgisi (Band 8-9)' içinde 'Başarı' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

fortuitous

/fɔːrˈtuː.ə.t̬əs/

(adjective) tesadüfi, beklenmedik, şanslı

Örnek:

The discovery of penicillin was a fortuitous event.
Penisilinin keşfi tesadüfi bir olaydı.

enterprising

/ˈen.t̬ɚ.praɪ.zɪŋ/

(adjective) girişimci, becerikli

Örnek:

She is an enterprising young woman who started her own business.
Kendi işini kuran girişimci bir genç kadın.

driven

/ˈdrɪv.ən/

(adjective) azimli, kararlı;

(past participle) sürülmüş, itilmiş

Örnek:

She is a highly driven individual, always striving for success.
O, başarıya ulaşmak için her zaman çabalayan, son derece azimli bir bireydir.

goal-oriented

/ˈɡoʊlˌɔːr.i.ən.tɪd/

(adjective) hedef odaklı, sonuç odaklı

Örnek:

She is a highly goal-oriented individual who always meets her targets.
O, hedeflerine her zaman ulaşan, oldukça hedef odaklı bir bireydir.

self-assured

/ˌself əˈʃʊrd/

(adjective) kendinden emin, özgüvenli

Örnek:

She walked into the room with a self-assured smile.
Odaya kendinden emin bir gülümsemeyle girdi.

well heeled

/ˌwel ˈhiːld/

(adjective) paralı, zengin

Örnek:

The new restaurant attracts a well-heeled clientele.
Yeni restoran paralı bir müşteri kitlesini çekiyor.

loaded

/ˈloʊ.dɪd/

(adjective) yüklü, dolu, kullanıma hazır

Örnek:

The truck was heavily loaded with timber.
Kamyon kereste ile ağır bir şekilde yüklüydü.

auspicious

/ɑːˈspɪʃ.əs/

(adjective) uğurlu, elverişli, hayra alamet

Örnek:

The start of the new year was an auspicious time for new beginnings.
Yeni yılın başlangıcı, yeni başlangıçlar için uğurlu bir zamandı.

high-flying

/ˌhaɪˈflaɪ.ɪŋ/

(adjective) çok başarılı, hırslı, yüksekten uçan

Örnek:

She is a high-flying executive in a multinational company.
Çok uluslu bir şirkette çok başarılı bir yönetici.

elite

/iˈliːt/

(noun) elit, seçkinler;

(adjective) elit, seçkin

Örnek:

The country is governed by a small elite.
Ülke küçük bir elit tarafından yönetiliyor.

serendipitous

/ˌser.ənˈdɪp.ə.t̬əs/

(adjective) tesadüfi, şanslı, beklenmedik şekilde faydalı

Örnek:

It was a serendipitous discovery that led to the new medicine.
Yeni ilaca yol açan tesadüfi bir keşifti.

transcend

/trænˈsend/

(verb) aşmak, üstün olmak, bağımsız olmak

Örnek:

The artist's work transcends cultural boundaries.
Sanatçının eseri kültürel sınırları aşıyor.

eclipse

/ɪˈklɪps/

(noun) tutulma, gölgede kalma, önemini yitirme;

(verb) gölgede bırakmak, önemini azaltmak

Örnek:

A total solar eclipse will be visible next year.
Gelecek yıl tam bir güneş tutulması görülecek.

outstrip

/ˌaʊtˈstrɪp/

(verb) geride bırakmak, aşmak

Örnek:

The new car can easily outstrip its competitors in terms of speed.
Yeni araba hız açısından rakiplerini kolayca geride bırakabilir.

prevail

/prɪˈveɪl/

(verb) galip gelmek, üstün gelmek, yaygın olmak

Örnek:

Justice will prevail in the end.
Adalet sonunda galip gelecek.

outperform

/ˌaʊt.pɚˈfɔːrm/

(verb) daha iyi performans göstermek, üstün olmak

Örnek:

The company's stock continued to outperform the market.
Şirketin hisse senedi piyasadan daha iyi performans göstermeye devam etti.

outwit

/ˌaʊtˈwɪt/

(verb) zekasıyla alt etmek, kurnazlıkla yenmek

Örnek:

The clever detective managed to outwit the criminal.
Zeki dedektif, suçluyu zekasıyla alt etmeyi başardı.

outmaneuver

/ˌaʊt.məˈnuː.vɚ/

(verb) manevra ile alt etmek, üstün gelmek

Örnek:

The smaller boat managed to outmaneuver the larger ship in the narrow channel.
Küçük tekne dar kanalda büyük gemiyi manevra ile alt etmeyi başardı.

outshine

/ˌaʊtˈʃaɪn/

(verb) gölgede bırakmak, üstün olmak

Örnek:

Her performance outshone all the others.
Performansı diğer hepsini gölgede bıraktı.

procure

/prəˈkjʊr/

(verb) tedarik etmek, sağlamak, elde etmek

Örnek:

She managed to procure a rare first edition of the book.
Kitabın nadir bir ilk baskısını tedarik etmeyi başardı.

reign

/reɪn/

(noun) saltanat, hükümranlık, iktidar;

(verb) hüküm sürmek, saltanat sürmek, hakim olmak

Örnek:

Queen Victoria's reign lasted for 63 years.
Kraliçe Victoria'nın saltanatı 63 yıl sürdü.

burgeon

/ˈbɝː.dʒən/

(verb) hızla büyümek, filizlenmek, gelişmek

Örnek:

The company's profits began to burgeon after the new marketing campaign.
Yeni pazarlama kampanyasından sonra şirketin karları hızla artmaya başladı.

consolidate

/kənˈsɑː.lə.deɪt/

(verb) birleştirmek, sağlamlaştırmak, pekiştirmek

Örnek:

The company decided to consolidate its operations into one main office.
Şirket, operasyonlarını tek bir ana ofiste birleştirmeye karar verdi.

culminate

/ˈkʌl.mə.neɪt/

(verb) zirveye ulaşmak, sonuçlanmak

Örnek:

The tensions between the two countries culminated in war.
İki ülke arasındaki gerilimler savaşla sonuçlandı.

outclass

/ˌaʊtˈklæs/

(verb) geride bırakmak, üstün olmak

Örnek:

The new model will outclass all its rivals.
Yeni model tüm rakiplerini geride bırakacak.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren