Avatar of Vocabulary Set Ünite 7: Kirlilik

8. Sınıf İçinde Ünite 7: Kirlilik Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'8. Sınıf' içinde 'Ünite 7: Kirlilik' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

affect

/əˈfekt/

(verb) etkilemek, tesir etmek, duygulandırmak

Örnek:

The weather will affect our travel plans.
Hava durumu seyahat planlarımızı etkileyecek.

algae

/ˈæl.dʒiː/

(noun) alg, yosun

Örnek:

The pond was covered with green algae.
Gölet yeşil alglerle kaplıydı.

aquatic

/əˈkwɑː.t̬ɪk/

(adjective) su, suya ait, sucul

Örnek:

The park has a beautiful aquatic garden.
Parkta güzel bir su bahçesi var.

billboard

/ˈbɪl.bɔːrd/

(noun) billboard, ilan panosu

Örnek:

The new movie was advertised on a huge billboard.
Yeni film dev bir billboardda reklam edildi.

blood pressure

/ˈblʌd ˌpreʃ.ər/

(noun) tansiyon, kan basıncı

Örnek:

The doctor checked her blood pressure during the examination.
Doktor muayene sırasında tansiyonunu kontrol etti.

cause

/kɑːz/

(noun) neden, sebep, dava;

(verb) neden olmak, sebep olmak

Örnek:

The heavy rain was the cause of the flood.
Şiddetli yağmur selin nedeniydi.

cholera

/ˈkɑː.lɚ.ə/

(noun) kolera

Örnek:

The village suffered a severe outbreak of cholera due to contaminated water.
Köy, kirli su nedeniyle ciddi bir kolera salgını yaşadı.

come up with

/kʌm ʌp wɪð/

(phrasal verb) bulmak, ortaya atmak, aklına gelmek

Örnek:

Can you come up with a better solution?
Daha iyi bir çözüm bulabilir misin?

contaminate

/kənˈtæm.ə.neɪt/

(verb) kirletmek, bulaştırmak

Örnek:

The spill could contaminate the entire water supply.
Sızıntı tüm su kaynağını kirletebilir.

contaminant

/kənˈtæm.ə.nənt/

(noun) kirletici, bulaşan

Örnek:

The factory was fined for releasing harmful contaminants into the river.
Fabrika, nehre zararlı kirleticiler saldığı için para cezasına çarptırıldı.

dump

/dʌmp/

(noun) çöp alanı, çöp dökme yeri, döküntü;

(verb) dökmek, atmak, terk etmek

Örnek:

The city's landfill is a huge garbage dump.
Şehrin çöp depolama alanı devasa bir çöp alanıdır.

earplug

/ˈɪr.plʌɡ/

(noun) kulak tıkacı

Örnek:

He always wears earplugs when he sleeps to block out the city noise.
Şehir gürültüsünü engellemek için uyurken her zaman kulak tıkacı takar.

effect

/əˈfekt/

(noun) etki, sonuç, izlenim;

(verb) etki etmek, gerçekleştirmek

Örnek:

The new policy had a positive effect on the economy.
Yeni politikanın ekonomi üzerinde olumlu bir etkisi oldu.

fine

/faɪn/

(adjective) güzel, iyi, ince;

(noun) para cezası, ceza;

(verb) para cezası vermek, cezalandırmak;

(adverb) iyi, gayet iyi

Örnek:

This is a fine example of ancient pottery.
Bu, antik çömlekçiliğin güzel bir örneğidir.

float

/floʊt/

(verb) yüzmek, batmamak, süzülmek;

(noun) şamandıra, yüzdürücü, platform

Örnek:

The boat began to float on the water.
Tekne su üzerinde yüzmeye başladı.

groundwater

/ˈɡrɑʊndˌwɔt̬·ər, -ˌwɑt̬·ər/

(noun) yeraltı suyu

Örnek:

The well draws its water from the groundwater aquifer.
Kuyu suyunu yeraltı suyu akiferinden çekiyor.

illustrate

/ˈɪl.ə.streɪt/

(verb) açıklamak, örneklemek, resimlemek

Örnek:

The speaker used a diagram to illustrate his point.
Konuşmacı, fikrini açıklamak için bir diyagram kullandı.

litter

/ˈlɪt̬.ɚ/

(noun) çöp, atık, yavru;

(verb) kirletmek, saçmak

Örnek:

Please don't drop litter on the streets.
Lütfen sokaklara çöp atmayın.

measure

/ˈmeʒ.ɚ/

(verb) ölçmek, ölçüsünde olmak, kadar olmak;

(noun) ölçü, ölçüt, önlem

Örnek:

The tailor will measure you for a new suit.
Terzi sana yeni bir takım elbise için ölçü alacak.

permanent

/ˈpɝː.mə.nənt/

(adjective) kalıcı, daimi, sürekli;

(noun) perma, kalıcı saç şekillendirme

Örnek:

She is looking for a permanent job.
Kalıcı bir iş arıyor.

poison

/ˈpɔɪ.zən/

(noun) zehir;

(verb) zehirlemek, zarar vermek

Örnek:

The detective suspected the victim was killed by poison.
Dedektif, kurbanın zehirle öldürüldüğünden şüpheleniyordu.

pollutant

/pəˈluː.t̬ənt/

(noun) kirletici, çevre kirletici

Örnek:

Carbon monoxide is a dangerous pollutant.
Karbon monoksit tehlikeli bir kirleticidir.

radioactive

/ˌreɪ.di.oʊˈæk.tɪv/

(adjective) radyoaktif

Örnek:

The waste material is highly radioactive and must be handled with extreme care.
Atık malzeme oldukça radyoaktiftir ve son derece dikkatli kullanılmalıdır.

radiation

/ˌreɪ.diˈeɪ.ʃən/

(noun) radyasyon, ışınım, yayılma

Örnek:

Exposure to high levels of radiation can be harmful.
Yüksek düzeyde radyasyona maruz kalmak zararlı olabilir.

thermal

/ˈθɝː.məl/

(adjective) termal, ısı, ısı yalıtımlı;

(noun) termal, sıcak hava akımı

Örnek:

The house has excellent thermal insulation.
Ev mükemmel termal yalıtıma sahip.

untreated

/ʌnˈtriː.t̬ɪd/

(adjective) işlenmemiş, tedavi edilmemiş

Örnek:

The patient's condition worsened due to untreated infection.
Hastanın durumu tedavi edilmemiş enfeksiyon nedeniyle kötüleşti.

visual

/ˈvɪʒ.u.əl/

(adjective) görsel, görme ile ilgili;

(noun) görsel, resim

Örnek:

The artist has a strong visual sense.
Sanatçının güçlü bir görsel algısı var.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren