Avatar of Vocabulary Set Ünite 7: İngilizceyi Nasıl Öğrenirsiniz?

5. Sınıf İçinde Ünite 7: İngilizceyi Nasıl Öğrenirsiniz? Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'5. Sınıf' içinde 'Ünite 7: İngilizceyi Nasıl Öğrenirsiniz?' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

skill

/skɪl/

(noun) beceri, yetenek

Örnek:

He has excellent communication skills.
Mükemmel iletişim becerilerine sahip.

speak

/spiːk/

(verb) konuşmak, söylemek, konuşma yapmak

Örnek:

He didn't speak a word.
Tek kelime etmedi.

listen

/ˈlɪs.ən/

(verb) dinlemek, itaat etmek, kulak vermek

Örnek:

Please listen carefully to the instructions.
Lütfen talimatları dikkatlice dinleyin.

read

/riːd/

(verb) okumak, yorumlamak, anlamak;

(noun) okuma

Örnek:

She loves to read books in her free time.
Boş zamanlarında kitap okumayı sever.

write

/raɪt/

(verb) yazmak, bestelemek, kaleme almak

Örnek:

Please write your name clearly at the top of the form.
Lütfen adınızı formun üstüne açıkça yazın.

vocabulary

/voʊˈkæb.jə.ler.i/

(noun) kelime dağarcığı, sözcük hazinesi, kelime listesi

Örnek:

She has an extensive English vocabulary.
Geniş bir İngilizce kelime dağarcığına sahip.

grammar

/ˈɡræm.ɚ/

(noun) dilbilgisi, dilbilgisi kitabı

Örnek:

She has an excellent grasp of English grammar.
İngilizce dilbilgisi konusunda mükemmel bir kavrayışı var.

phonetics

/foʊˈnet̬.ɪks/

(noun) fonetik

Örnek:

She is studying phonetics to improve her pronunciation.
Telaffuzunu geliştirmek için fonetik okuyor.

notebook

/ˈnoʊt.bʊk/

(noun) defter, not defteri, dizüstü bilgisayar

Örnek:

She always carries a small notebook to jot down ideas.
Fikirleri not almak için her zaman küçük bir defter taşır.

story

/ˈstɔːr.i/

(noun) hikaye, masal, haber

Örnek:

She told us a fascinating story about her travels.
Bize seyahatleri hakkında büyüleyici bir hikaye anlattı.

learn

/lɝːn/

(verb) öğrenmek, edinmek, bilgi edinmek

Örnek:

She is eager to learn new languages.
Yeni diller öğrenmeye hevesli.

song

/sɑːŋ/

(noun) şarkı, ezgi, şarkı söyleme

Örnek:

She sang a beautiful song.
Güzel bir şarkı söyledi.

lesson

/ˈles.ən/

(noun) ders, eğitim, öğüt

Örnek:

The students had a math lesson this morning.
Öğrencilerin bu sabah matematik dersi vardı.

foreign

/ˈfɔːr.ən/

(adjective) yabancı, dış, garip

Örnek:

She speaks three foreign languages fluently.
Üç yabancı dili akıcı bir şekilde konuşuyor.

language

/ˈlæŋ.ɡwɪdʒ/

(noun) dil, üslup

Örnek:

English is a widely spoken language.
İngilizce yaygın olarak konuşulan bir dildir.

favorite

/ˈfeɪ.vər.ət/

(adjective) favori, sevilen;

(noun) favori, gözde

Örnek:

What's your favorite color?
Favori rengin ne?

understand

/ˌʌn.dɚˈstænd/

(verb) anlamak, kavramak, yorumlamak

Örnek:

I don't understand what you mean.
Ne demek istediğini anlamıyorum.

communication

/kəˌmjuː.nəˈkeɪ.ʃən/

(noun) iletişim, haberleşme, mesaj

Örnek:

Effective communication is key to a successful team.
Etkili iletişim, başarılı bir ekibin anahtarıdır.

necessary

/ˈnes.ə.ser.i/

(adjective) gerekli, zorunlu, şart;

(noun) gereken, zorunlu olan

Örnek:

It is necessary to obtain a visa before traveling to that country.
O ülkeye seyahat etmeden önce vize almak gereklidir.

guess

/ɡes/

(verb) tahmin etmek, sanmak;

(noun) tahmin, varsayım

Örnek:

Can you guess how many candies are in the jar?
Kavanozda kaç şeker olduğunu tahmin edebilir misin?

meaning

/ˈmiː.nɪŋ/

(noun) anlam, mana, değer

Örnek:

The meaning of the word 'serendipity' is the occurrence and development of events by chance in a happy or beneficial way.
'Serendipity' kelimesinin anlamı, olayların şans eseri mutlu veya faydalı bir şekilde meydana gelmesi ve gelişmesidir.

stick

/stɪk/

(noun) çubuk, sopa;

(verb) yapıştırmak, yapışmak, batırmak

Örnek:

He picked up a stick from the ground.
Yerden bir çubuk aldı.

practice

/ˈpræk.tɪs/

(noun) uygulama, pratik, alışkanlık;

(verb) pratik yapmak, antrenman yapmak, uygulamak

Örnek:

It's a good theory, but it won't work in practice.
İyi bir teori ama pratikte işe yaramaz.

hobby

/ˈhɑː.bi/

(noun) hobi

Örnek:

My main hobby is collecting stamps.
Ana hobim pul koleksiyonculuğu.

subject

/ˈsʌb.dʒekt/

(noun) konu, mesele, ders;

(verb) tabi tutmak, maruz bırakmak;

(adjective) tabi, eğilimli

Örnek:

The main subject of the meeting was the new budget.
Toplantının ana konusu yeni bütçeydi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren