Avatar of Vocabulary Set Ünite 7: Yapay Zeka

12. Sınıf İçinde Ünite 7: Yapay Zeka Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'12. Sınıf' içinde 'Ünite 7: Yapay Zeka' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

affordable

/əˈfɔːr.də.bəl/

(adjective) uygun fiyatlı, ekonomik

Örnek:

The store offers a wide range of affordable clothing.
Mağaza geniş bir yelpazede uygun fiyatlı giysiler sunuyor.

assembly

/əˈsem.bli/

(noun) toplantı, meclis, kurul

Örnek:

The school held a special assembly for the graduating students.
Okul, mezun olacak öğrenciler için özel bir toplantı düzenledi.

automatic

/ˌɑː.t̬əˈmæt̬.ɪk/

(adjective) otomatik, içgüdüsel;

(noun) otomatik silah, otomatik tabanca, otomatik araba

Örnek:

The car has an automatic transmission.
Araba otomatik vitesli.

breakthrough

/ˈbreɪk.θruː/

(noun) çığır, buluş

Örnek:

Scientists announced a major breakthrough in cancer research.
Bilim insanları kanser araştırmalarında büyük bir çığır açtıklarını duyurdu.

capacity

/kəˈpæs.ə.t̬i/

(noun) kapasite, hacim, yetenek

Örnek:

The hall has a seating capacity of 500 people.
Salonun oturma kapasitesi 500 kişidir.

collaborate

/kəˈlæb.ə.reɪt/

(verb) işbirliği yapmak, ortaklaşa çalışmak

Örnek:

They decided to collaborate on a new research paper.
Yeni bir araştırma makalesinde işbirliği yapmaya karar verdiler.

commerce

/ˈkɑː.mɝːs/

(noun) ticaret, iş

Örnek:

International commerce has increased significantly.
Uluslararası ticaret önemli ölçüde arttı.

complex

/kɑːmˈpleks/

(adjective) karmaşık, kompleks, anlaşılması zor;

(noun) kompleks, binalar topluluğu, psikolojik sorun

Örnek:

The human brain is a highly complex organ.
İnsan beyni oldukça karmaşık bir organdır.

cybernetics

/ˌsaɪ.bɚˈnet̬.ɪks/

(noun) sibernetik

Örnek:

The field of cybernetics explores how systems regulate themselves.
Sibernetik alanı, sistemlerin kendilerini nasıl düzenlediğini araştırır.

delegate

/ˈdel.ə.ɡət/

(noun) delege, temsilci;

(verb) devretmek, yetki vermek, delege etmek

Örnek:

Each country sent a delegate to the international conference.
Her ülke uluslararası konferansa bir delege gönderdi.

derive

/dɪˈraɪv/

(verb) türetmek, elde etmek, dayandırmak

Örnek:

Many English words are derived from Latin.
Birçok İngilizce kelime Latince'den türetilmiştir.

disposable

/dɪˈspoʊ.zə.bəl/

(adjective) tek kullanımlık, atılabilir, kullanılabilir

Örnek:

We use disposable plates for the picnic.
Piknik için tek kullanımlık tabaklar kullanıyoruz.

electronic

/iˌlekˈtrɑː.nɪk/

(adjective) elektronik

Örnek:

Modern cars have many electronic systems.
Modern arabalarda birçok elektronik sistem bulunur.

eliminate

/iˈlɪm.ə.neɪt/

(verb) ortadan kaldırmak, elemek, dışlamak

Örnek:

The company aims to eliminate waste from its production process.
Şirket, üretim sürecindeki atıkları ortadan kaldırmayı hedefliyor.

empower

/-ˈpaʊr/

(verb) yetki vermek, güçlendirmek, cesaretlendirmek

Örnek:

The new law will empower local communities to make their own decisions.
Yeni yasa yerel topluluklara kendi kararlarını verme yetkisi verecek.

encompass

/ɪnˈkʌm.pəs/

(verb) kapsamak, içermek, çevrelemek

Örnek:

The city's walls encompass the old town.
Şehrin surları eski şehri çevreler.

eradicate

/ɪˈræd.ɪ.keɪt/

(verb) ortadan kaldırmak, kökünü kazımak

Örnek:

The disease was successfully eradicated worldwide.
Hastalık dünya çapında başarıyla ortadan kaldırıldı.

expand

/ɪkˈspænd/

(verb) genişletmek, büyütmek, yaymak

Örnek:

The business plans to expand into new markets next year.
Şirket gelecek yıl yeni pazarlara genişlemeyi planlıyor.

expansive

/ɪkˈspæn.sɪv/

(adjective) geniş, kapsamlı, yayılmacı

Örnek:

The house had an expansive view of the ocean.
Evden okyanusun geniş bir manzarası vardı.

exterminate

/ɪkˈstɝː.mə.neɪt/

(verb) yok etmek, imha etmek

Örnek:

The pest control company was hired to exterminate the termites.
Haşere kontrol şirketi termitleri yok etmek için kiralandı.

genuine

/ˈdʒen.ju.ɪn/

(adjective) hakiki, gerçek, samimi

Örnek:

Is this a genuine leather bag?
Bu hakiki deri bir çanta mı?

humankind

/ˌhjuː.mənˈkaɪnd/

(noun) insanlık, beşeriyet

Örnek:

The future of humankind depends on our actions today.
İnsanlığın geleceği bugünkü eylemlerimize bağlıdır.

inferior

/ɪnˈfɪr.i.ɚ/

(adjective) daha düşük, aşağı, kalitesiz;

(noun) ast, daha düşük rütbeli

Örnek:

This product is inferior to the one we bought last time.
Bu ürün, geçen sefer aldığımızdan daha düşük kalitede.

inflict

/ɪnˈflɪkt/

(verb) vermek, çektirmek

Örnek:

The storm inflicted severe damage on the coastal towns.
Fırtına kıyı kasabalarına ciddi hasar verdi.

interactive

/ˌɪn.t̬ɚˈræk.tɪv/

(adjective) etkileşimli, karşılıklı

Örnek:

The museum has many interactive exhibits.
Müzede birçok interaktif sergi var.

intervention

/ˌɪn.t̬ɚˈven.ʃən/

(noun) müdahale, araya girme, müdahale (terapötik)

Örnek:

Early intervention is crucial for children with developmental delays.
Gelişimsel gecikmeleri olan çocuklar için erken müdahale çok önemlidir.

life-threatening

/ˈlaɪfˌθret.nɪŋ/

(adjective) hayatı tehdit eden, ölümcül

Örnek:

He suffered a life-threatening injury in the accident.
Kazada hayatı tehdit eden bir yara aldı.

machinery

/məˈʃiː.nɚ.i/

(noun) makine, makineler, mekanizma

Örnek:

The factory uses heavy machinery for production.
Fabrika üretim için ağır makine kullanıyor.

malfunction

/ˌmælˈfʌŋk.ʃən/

(noun) arızalanma, işlev bozukluğu, aksaklık;

(verb) arızalanmak, işlevini yerine getirememek

Örnek:

The printer had a serious malfunction, so we couldn't print the documents.
Yazıcıda ciddi bir arızalanma vardı, bu yüzden belgeleri yazdıramadık.

mankind

/mænˈkaɪnd/

(noun) insanlık

Örnek:

The future of mankind depends on our actions today.
İnsanlığın geleceği bugünkü eylemlerimize bağlıdır.

mechanize

/ˈmek.ə.naɪz/

(verb) mekanize etmek

Örnek:

The factory decided to mechanize its assembly line to increase efficiency.
Fabrika, verimliliği artırmak için montaj hattını mekanize etmeye karar verdi.

misuse

/ˌmɪsˈjuːz/

(noun) yanlış kullanım, kötüye kullanım;

(verb) yanlış kullanmak, kötüye kullanmak

Örnek:

The misuse of company funds led to his dismissal.
Şirket fonlarının yanlış kullanılması işten çıkarılmasına neden oldu.

motivate

/ˈmoʊ.t̬ə.veɪt/

(verb) motive etmek, teşvik etmek

Örnek:

He is highly motivated by success.
Başarı onu çok motive ediyor.

omnipotent

/ɑːmˈnɪp.ə.t̬ənt/

(adjective) her şeye gücü yeten, mutlak güç sahibi

Örnek:

Many religions believe in an omnipotent God.
Birçok din her şeye gücü yeten bir Tanrı'ya inanır.

outdated

/ˌaʊtˈdeɪ.t̬ɪd/

(adjective) eskimiş, modası geçmiş

Örnek:

These maps are outdated; we need new ones.
Bu haritalar eskimiş; yenilerine ihtiyacımız var.

revolution

/ˌrev.əˈluː.ʃən/

(noun) devrim, köklü değişiklik, dönüşüm

Örnek:

The French Revolution changed the course of history.
Fransız İhtilali tarihin akışını değiştirdi.

science fiction

/ˈsaɪəns ˌfɪkʃən/

(noun) bilim kurgu

Örnek:

I love reading science fiction novels, especially those about space exploration.
Bilim kurgu romanları okumayı severim, özellikle uzay keşfiyle ilgili olanları.

software

/ˈsɑːft.wer/

(noun) yazılım

Örnek:

This computer needs new software to run the latest applications.
Bu bilgisayarın en son uygulamaları çalıştırmak için yeni yazılıma ihtiyacı var.

substance

/ˈsʌb.stəns/

(noun) madde, öz, esas

Örnek:

Water is a common substance.
Su yaygın bir maddedir.

substantial

/səbˈstæn.ʃəl/

(adjective) önemli, büyük, esaslı

Örnek:

The company made a substantial profit this quarter.
Şirket bu çeyrekte önemli bir kar elde etti.

surveillance

/sɚˈveɪ.ləns/

(noun) gözetim, izleme

Örnek:

The police kept the suspect under constant surveillance.
Polis şüpheliyi sürekli gözetim altında tuttu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren