Avatar of Vocabulary Set Ünite 4: ASEAN ve Vietnam

11. Sınıf İçinde Ünite 4: ASEAN ve Vietnam Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'11. Sınıf' içinde 'Ünite 4: ASEAN ve Vietnam' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

apply

/əˈplaɪ/

(verb) başvurmak, müracaat etmek, sürmek

Örnek:

You should apply for the job by Friday.
Cuma gününe kadar işe başvurmalısın.

block

/blɑːk/

(noun) blok, parça, bina;

(verb) engellemek, tıkamak, önlemek

Örnek:

He used a concrete block to prop open the door.
Kapıyı açık tutmak için bir beton blok kullandı.

celebration

/ˌsel.əˈbreɪ.ʃən/

(noun) kutlama, şenlik, tören

Örnek:

The town held a grand celebration for its anniversary.
Kasaba, yıldönümü için büyük bir kutlama düzenledi.

community

/kəˈmjuː.nə.t̬i/

(noun) topluluk, cemaat, toplum

Örnek:

The local community organized a clean-up event.
Yerel topluluk bir temizlik etkinliği düzenledi.

conference

/ˈkɑːn.fɚ.əns/

(noun) konferans, toplantı;

(verb) toplantı yapmak, konferans düzenlemek

Örnek:

The annual sales conference will be held next month.
Yıllık satış konferansı gelecek ay yapılacak.

constitution

/ˌkɑːn.stəˈtuː.ʃən/

(noun) anayasa, kuruluş, yapı

Örnek:

The country adopted a new constitution after the revolution.
Ülke devrimden sonra yeni bir anayasa kabul etti.

current

/ˈkɝː.ənt/

(adjective) mevcut, şimdiki;

(noun) akıntı, akım, elektrik akımı

Örnek:

What's your current address?
Mevcut adresiniz nedir?

dispute

/dɪˈspjuːt/

(noun) anlaşmazlık, tartışma, çekişme;

(verb) tartışmak, itiraz etmek, çekişmek

Örnek:

The border dispute between the two countries escalated.
İki ülke arasındaki sınır anlaşmazlığı tırmandı.

eye-opening

/ˈaɪˌoʊ.pən.ɪŋ/

(adjective) ufuk açıcı, aydınlatıcı, şaşırtıcı

Örnek:

The documentary was an eye-opening experience.
Belgesel ufuk açıcı bir deneyimdi.

graceful

/ˈɡreɪs.fəl/

(adjective) zarif, ince, nazik

Örnek:

The ballerina performed a graceful pirouette.
Balet, zarif bir piruet sergiledi.

honour

/ˈɑː.nɚ/

(noun) onur, saygı, dürüstlük;

(verb) onurlandırmak, saygı duymak, tutmak

Örnek:

He was buried with full military honour.
Tam askeri onurla gömüldü.

interference

/ˌɪn.t̬ɚˈfɪr.əns/

(noun) müdahale, karışma, parazit

Örnek:

The government's interference in the economy caused instability.
Hükümetin ekonomiye müdahalesi istikrarsızlığa neden oldu.

internal

/ɪnˈtɝː.nəl/

(adjective) iç, dahili, içsel

Örnek:

The doctor examined his internal organs.
Doktor organlarını muayene etti.

issue

/ˈɪʃ.uː/

(noun) konu, mesele, sorun;

(verb) çıkarmak, dağıtmak, yayımlamak

Örnek:

The main issue is funding for the new project.
Ana konu yeni projenin finansmanıdır.

live stream

/ˈlaɪv striːm/

(verb) canlı yayınlamak, canlı akış yapmak;

(noun) canlı yayın, canlı akış

Örnek:

The concert will be live streamed on their official website.
Konser, resmi web sitelerinde canlı yayınlanacak.

maintain

/meɪnˈteɪn/

(verb) bakımını yapmak, sürdürmek, korumak

Örnek:

It's important to regularly maintain your car.
Arabanızı düzenli olarak bakımını yapmak önemlidir.

motto

/ˈmɑː.t̬oʊ/

(noun) motto, slogan

Örnek:

Their family motto is 'Strength in Unity'.
Ailelerinin mottosu 'Birlikte Güçlüyüz'.

official

/əˈfɪʃ.əl/

(adjective) resmi, yetkili, onaylı;

(noun) yetkili, memur

Örnek:

The mayor made an official announcement.
Belediye başkanı resmi bir açıklama yaptı.

politics

/ˈpɑː.lə.tɪks/

(noun) siyaset, iç siyaset, güç oyunları

Örnek:

She has always been interested in politics.
Her zaman siyasetle ilgilenmiştir.

principle

/ˈprɪn.sə.pəl/

(noun) ilke, prensip, yasa

Örnek:

The principle of equality is central to their philosophy.
Eşitlik ilkesi onların felsefesinin merkezindedir.

problem-solving

/ˈprɑː.bləmˌsɑːl.vɪŋ/

(noun) problem çözme;

(adjective) problem çözücü

Örnek:

Effective problem-solving skills are essential in any career.
Etkili problem çözme becerileri her kariyerde esastır.

promote

/prəˈmoʊt/

(verb) teşvik etmek, desteklemek, terfi ettirmek

Örnek:

The organization works to promote peace and understanding.
Kuruluş barışı ve anlayışı teşvik etmek için çalışıyor.

proposal

/prəˈpoʊ.zəl/

(noun) teklif, öneri, evlenme teklifi

Örnek:

The committee is reviewing the new budget proposal.
Komite yeni bütçe teklifini inceliyor.

qualify

/ˈkwɑː.lə.faɪ/

(verb) hak kazanmak, nitelikli olmak, nitelendirmek

Örnek:

You may qualify for a discount if you are a student.
Öğrenciyseniz indirimden yararlanabilirsiniz.

region

/ˈriː.dʒən/

(noun) bölge, yöre, kısım

Örnek:

The Amazon region is known for its biodiversity.
Amazon bölgesi biyoçeşitliliğiyle bilinir.

relation

/rɪˈleɪ.ʃən/

(noun) ilişki, bağlantı, akraba

Örnek:

The relation between cause and effect is fundamental to science.
Neden ve sonuç arasındaki ilişki bilim için temeldir.

representative

/ˌrep.rɪˈzen.t̬ə.t̬ɪv/

(noun) temsilci, delege;

(adjective) temsili, tipik

Örnek:

Each state sends representatives to the national convention.
Her eyalet ulusal kongreye temsilciler gönderir.

scholarship

/ˈskɑː.lɚ.ʃɪp/

(noun) bilim, ilim, burs

Örnek:

Her dedication to scholarship was evident in her extensive research.
Bilime olan bağlılığı, kapsamlı araştırmalarında açıkça görülüyordu.

solidarity

/ˌsɑː.lɪˈder.ə.t̬i/

(noun) dayanışma, birlik

Örnek:

The workers showed solidarity by going on strike together.
İşçiler birlikte greve giderek dayanışma gösterdiler.

splash

/splæʃ/

(verb) sıçratmak, suya atlamak, sıçramak;

(noun) sıçrama, su sesi, leke

Örnek:

The children loved to splash in the puddles.
Çocuklar su birikintilerinde sıçratmayı severdi.

sponsor

/ˈspɑːn.sɚ/

(noun) sponsor, destekçi, garantör;

(verb) sponsor olmak, finanse etmek, desteklemek

Örnek:

The company is a major sponsor of the local charity run.
Şirket, yerel yardım koşusunun ana sponsorudur.

stability

/stəˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) istikrar, dayanıklılık, denge

Örnek:

The country is seeking economic stability.
Ülke ekonomik istikrar arıyor.

strengthen

/ˈstreŋ.θən/

(verb) güçlendirmek, sağlamlaştırmak

Örnek:

The new policy will strengthen the economy.
Yeni politika ekonomiyi güçlendirecek.

support

/səˈpɔːrt/

(verb) desteklemek, geçindirmek, yardım etmek;

(noun) destek, dayanak, payanda

Örnek:

She works hard to support her family.
Ailesini geçindirmek için çok çalışıyor.

theme

/θiːm/

(noun) tema, konu, melodi;

(verb) temalandırmak, tema vermek

Örnek:

The main theme of the novel is love and loss.
Romanın ana teması aşk ve kayıptır.

vision

/ˈvɪʒ.ən/

(noun) görme, görüş, vizyon

Örnek:

Her vision is excellent, even without glasses.
Görüşü gözlüksüz bile mükemmel.

volunteer

/ˌvɑː.lənˈtɪr/

(noun) gönüllü;

(verb) gönüllü olmak, teklif etmek

Örnek:

Many volunteers helped clean up the park.
Birçok gönüllü parkı temizlemeye yardım etti.

web page

/ˈweb peɪdʒ/

(noun) web sayfası, internet sayfası

Örnek:

I found the information I needed on that web page.
İhtiyacım olan bilgiyi o web sayfasında buldum.

youth

/juːθ/

(noun) gençlik, gençler, genç adam

Örnek:

He spent his youth playing football.
Gençliğini futbol oynayarak geçirdi.

put out

/pʊt aʊt/

(phrasal verb) söndürmek, rahatsız etmek, canını sıkmak

Örnek:

The firefighters quickly put out the blaze.
İtfaiyeciler yangını hızla söndürdü.

scare away

/skeər əˈweɪ/

(phrasal verb) korkutup kaçırmak, uzaklaştırmak

Örnek:

The loud noise scared away the birds.
Yüksek ses kuşları korkutup kaçırdı.

take part in

/teɪk pɑːrt ɪn/

(phrasal verb) katılmak, yer almak

Örnek:

Everyone should take part in the discussion.
Herkes tartışmaya katılmalı.

break the ice

/breɪk ðə aɪs/

(idiom) buzları eritmek, ortamı yumuşatmak

Örnek:

He told a joke to break the ice at the meeting.
Toplantıda buzları eritmek için bir fıkra anlattı.

the year to come

/ðə jɪr tə kʌm/

(phrase) gelecek yıl, önümüzdeki yıl

Örnek:

We are looking forward to a prosperous the year to come.
Bereketli bir gelecek yıl dört gözle bekliyoruz.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren