Avatar of Vocabulary Set Oxford 5000 - C1 - A Harfi

Oxford 5000 - C1 İçinde Oxford 5000 - C1 - A Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 5000 - C1' içinde 'Oxford 5000 - C1 - A Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

abolish

/əˈbɑː.lɪʃ/

(verb) kaldırmak, feshetmek

Örnek:

The government plans to abolish the tax next year.
Hükümet gelecek yıl vergiyi kaldırmayı planlıyor.

abortion

/əˈbɔːr.ʃən/

(noun) kürtaj, gebelik sonlandırma, başarısızlık

Örnek:

The debate over abortion rights continues to be a contentious issue.
Kürtaj hakları üzerindeki tartışma tartışmalı bir konu olmaya devam ediyor.

absence

/ˈæb.səns/

(noun) yokluk, devamsızlık, eksiklik

Örnek:

Her absence from work was noted by her manager.
İşten ayrılığı yöneticisi tarafından fark edildi.

absent

/ˈæb.sənt/

(adjective) yok, eksik, yoksun;

(verb) uzak durmak, gitmemek

Örnek:

She was absent from work for a week.
Bir hafta işten uzaktı.

absurd

/əbˈsɝːd/

(adjective) absürt, saçma, mantıksız

Örnek:

The idea of a talking dog is completely absurd.
Konuşan bir köpek fikri tamamen saçma.

abundance

/əˈbʌn.dəns/

(noun) bolluk, bereket

Örnek:

The region has an abundance of natural resources.
Bölge doğal kaynaklar açısından zengin.

abuse

/əˈbjuːz/

(noun) kötüye kullanım, istismar, kötü muamele;

(verb) kötüye kullanmak, istismar etmek, kötü muamele etmek

Örnek:

Drug abuse is a serious problem.
Uyuşturucu kötüye kullanımı ciddi bir sorundur.

academy

/əˈkæd.ə.mi/

(noun) akademi, okul, bilim kuruluşu

Örnek:

He attended a military academy.
Askeri bir akademiye gitti.

accelerate

/ekˈsel.ɚ.eɪt/

(verb) hızlanmak, hızlandırmak, çabuklaştırmak

Örnek:

The car began to accelerate as it entered the highway.
Araba otoyola girer girmez hızlanmaya başladı.

acceptance

/əkˈsep.təns/

(noun) kabul, onay

Örnek:

Her acceptance of the job offer made her very happy.
İş teklifini kabul etmesi onu çok mutlu etti.

accessible

/əkˈses.ə.bəl/

(adjective) erişilebilir, ulaşılabilir, anlaşılır

Örnek:

The building is wheelchair accessible.
Bina tekerlekli sandalye erişimine uygun.

accomplishment

/əˈkɑːm.plɪʃ.mənt/

(noun) başarı, kazanım, tamamlama

Örnek:

Graduating from college was a great accomplishment for her.
Üniversiteden mezun olmak onun için büyük bir başarıydı.

accordance

/əˈkɔːr.dəns/

(noun) uygunluk, mutabakat

Örnek:

The decision was made in accordance with company policy.
Karar, şirket politikasına uygun olarak alındı.

accordingly

/əˈkɔːr.dɪŋ.li/

(adverb) buna göre, dolayısıyla, bu nedenle

Örnek:

We have to adjust our plans accordingly.
Planlarımızı buna göre ayarlamalıyız.

accountability

/əˌkaʊn.t̬əˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) hesap verebilirlik, sorumluluk

Örnek:

The new policy aims to increase accountability in government.
Yeni politika, hükümette hesap verebilirliği artırmayı hedefliyor.

accountable

/əˈkaʊn.t̬ə.bəl/

(adjective) sorumlu, hesap verebilir

Örnek:

Managers are accountable for their team's performance.
Yöneticiler ekiplerinin performansından sorumludur.

accumulate

/əˈkjuː.mjə.leɪt/

(verb) biriktirmek, toplamak, yığmak

Örnek:

Over the years, he accumulated a vast collection of books.
Yıllar içinde geniş bir kitap koleksiyonu biriktirdi.

accumulation

/əˌkjuː.mjəˈleɪ.ʃən/

(noun) birikim, yığma, birikinti

Örnek:

The accumulation of dust on the shelves was noticeable.
Raflardaki toz birikimi fark ediliyordu.

accusation

/ˌæk.jəˈzeɪ.ʃən/

(noun) suçlama, itham

Örnek:

He denied the accusation of theft.
Hırsızlık suçlamasını reddetti.

accused

/əˈkjuːzd/

(noun) sanık, suçlanan;

(adjective) suçlanan, itham edilen

Örnek:

The accused maintained his innocence throughout the trial.
Sanık, duruşma boyunca masumiyetini korudu.

acid

/ˈæs.ɪd/

(noun) asit;

(adjective) asitli, ekşi

Örnek:

Sulfuric acid is a strong corrosive substance.
Sülfürik asit güçlü bir aşındırıcı maddedir.

acquisition

/ˌæk.wəˈzɪʃ.ən/

(noun) edinme, kazanım, edinim

Örnek:

Language acquisition is a complex process.
Dil edinimi karmaşık bir süreçtir.

acre

/ˈeɪ.kɚ/

(noun) dönüm, akre

Örnek:

The farm spans over 200 acres of land.
Çiftlik 200 dönümden fazla araziye yayılıyor.

activation

/ˌæk.təˈveɪ.ʃən/

(noun) aktivasyon, etkinleştirme, reaksiyon

Örnek:

The activation of the alarm system prevented the burglary.
Alarm sisteminin etkinleştirilmesi hırsızlığı önledi.

activist

/ˈæk.tə.vɪst/

(noun) aktivist

Örnek:

She is a well-known environmental activist.
O, tanınmış bir çevre aktivistidir.

acute

/əˈkjuːt/

(adjective) keskin, anlayışlı, şiddetli

Örnek:

She has an acute sense of smell.
Keskin bir koku alma duyusu var.

adaptation

/ˌæd.əpˈteɪ.ʃən/

(noun) adaptasyon, uyum, uyarlama

Örnek:

The adaptation of the species to the new environment was slow.
Türün yeni ortama adaptasyonu yavaştı.

adhere

/ədˈhɪr/

(verb) yapışmak, tutunmak, uymak

Örnek:

The labels adhere to the plastic.
Etiketler plastiğe yapışır.

adjacent

/əˈdʒeɪ.sənt/

(adjective) bitişik, komşu

Örnek:

The school is adjacent to the park.
Okul parka bitişik.

adjustment

/əˈdʒʌst.mənt/

(noun) ayarlama, düzeltme, uyum

Örnek:

He made a slight adjustment to the camera lens.
Kamera lensinde küçük bir ayarlama yaptı.

administer

/ədˈmɪn.ə.stɚ/

(verb) yönetmek, idare etmek, uygulamak

Örnek:

The school is administered by a board of governors.
Okul, yönetim kurulu tarafından yönetilmektedir.

administrative

/ædˈmɪn.ɪˌstreɪ.t̬ɪv/

(adjective) idari, yönetimsel

Örnek:

She handles all the administrative tasks in the office.
Ofisteki tüm idari işleri o halleder.

administrator

/ədˈmɪn.ə.streɪ.t̬ɚ/

(noun) yönetici, idareci, miras yöneticisi

Örnek:

The university administrator handled all student affairs.
Üniversite yöneticisi tüm öğrenci işlerini halletti.

admission

/ədˈmɪʃ.ən/

(noun) giriş, kabul, itiraf

Örnek:

Admission to the museum is free on Tuesdays.
Müzeye giriş Salı günleri ücretsizdir.

adolescent

/ˌæd.əˈles.ənt/

(noun) ergen, genç;

(adjective) ergenlik, gençlik

Örnek:

The book is aimed at young adolescents.
Kitap genç ergenlere yöneliktir.

adoption

/əˈdɑːp.ʃən/

(noun) benimseme, uygulama, evlat edinme

Örnek:

The adoption of new technologies is crucial for progress.
Yeni teknolojilerin benimsenmesi ilerleme için çok önemlidir.

adverse

/ædˈvɝːs/

(adjective) olumsuz, ters, zararlı

Örnek:

The company faced adverse economic conditions.
Şirket olumsuz ekonomik koşullarla karşılaştı.

advocate

/ˈæd.və.keɪt/

(noun) savunucu, destekçi, avukat;

(verb) savunmak, desteklemek

Örnek:

She is a strong advocate for human rights.
İnsan hakları için güçlü bir savunucudur.

aesthetic

/esˈθet̬.ɪk/

(adjective) estetik;

(noun) estetik, sanatsal ilkeler

Örnek:

The painting has great aesthetic appeal.
Tablonun büyük bir estetik çekiciliği var.

affection

/əˈfek.ʃən/

(noun) sevgi, şefkat, düşkünlük

Örnek:

She showed great affection for her grandchildren.
Torunlarına büyük bir sevgi gösterdi.

aftermath

/ˈæf.tɚ.mæθ/

(noun) sonuç, ardından

Örnek:

Many people were displaced in the aftermath of the earthquake.
Depremin ardından birçok kişi yerinden edildi.

aggression

/əˈɡreʃ.ən/

(noun) saldırganlık, agresyon, saldırı

Örnek:

The dog showed signs of aggression towards strangers.
Köpek yabancılara karşı saldırganlık belirtileri gösterdi.

agricultural

/ˌæɡ.rəˈkʌl.tʃɚ.əl/

(adjective) tarımsal, ziraat

Örnek:

The region is known for its rich agricultural land.
Bölge zengin tarım arazileriyle tanınır.

aide

/eɪd/

(noun) yardımcı, asistan

Örnek:

The senator's aide prepared his speech.
Senatörün yardımcısı konuşmasını hazırladı.

albeit

/ɑːlˈbiː.ɪt/

(conjunction) gerçi, her ne kadar

Örnek:

He accepted the job, albeit with some hesitation.
İşi kabul etti, gerçi biraz tereddütle.

alert

/əˈlɝːt/

(noun) uyarı, alarm;

(verb) uyarmak, ikaz etmek;

(adjective) tetikte, uyanık

Örnek:

The weather service issued a tornado alert.
Hava durumu servisi bir kasırga uyarısı yayınladı.

alien

/ˈeɪ.li.ən/

(noun) yabancı, uzaylı, dünya dışı varlık;

(adjective) yabancı, aykırı, uzaylı

Örnek:

The government has strict laws regarding alien residents.
Hükümetin yabancı sakinler hakkında katı yasaları var.

align

/əˈlaɪn/

(verb) hizalamak, sıralamak, uyumlu hale getirmek

Örnek:

Make sure to align the edges of the paper.
Kağıdın kenarlarını hizaladığınızdan emin olun.

alignment

/əˈlaɪn.mənt/

(noun) hizalama, ayar, uyum

Örnek:

The planets were in perfect alignment.
Gezegenler mükemmel bir hizalamadaydı.

alike

/əˈlaɪk/

(adjective) benzer, aynı;

(adverb) aynı şekilde, benzer şekilde

Örnek:

The two sisters look very alike.
İki kız kardeş birbirine çok benziyor.

allegation

/ˌæl.əˈɡeɪ.ʃən/

(noun) iddia, suçlama

Örnek:

The police are investigating allegations of fraud.
Polis, dolandırıcılık iddialarını araştırıyor.

allege

/əˈledʒ/

(verb) iddia etmek, ileri sürmek

Örnek:

It was alleged that the minister had accepted bribes.
Bakanın rüşvet aldığı iddia edildi.

allegedly

/əˈledʒ.ɪd.li/

(adverb) iddia edildiğine göre, sözde

Örnek:

He allegedly stole the car, but there's no concrete evidence.
Aracı iddia edildiğine göre çaldı, ancak somut bir kanıt yok.

alliance

/əˈlaɪ.əns/

(noun) ittifak, birlik

Örnek:

The two countries formed a military alliance.
İki ülke askeri bir ittifak kurdu.

allocate

/ˈæl.ə.keɪt/

(verb) tahsis etmek, ayırmak

Örnek:

The government decided to allocate more funds to education.
Hükümet eğitime daha fazla fon tahsis etmeye karar verdi.

allocation

/ˌæl.əˈkeɪ.ʃən/

(noun) tahsis, dağıtım

Örnek:

The allocation of resources was carefully planned.
Kaynakların tahsisatı dikkatlice planlandı.

allowance

/əˈlaʊ.əns/

(noun) harçlık, ödenek, tahsisat

Örnek:

My parents give me a weekly allowance.
Ailem bana haftalık harçlık veriyor.

ally

/ˈæl.aɪ/

(noun) müttefik, destekçi;

(verb) ittifak kurmak, birleşmek

Örnek:

During the war, several nations formed an ally against the common enemy.
Savaş sırasında, birkaç ulus ortak düşmana karşı bir müttefik oluşturdu.

aluminium

/ˌæl.jəˈmɪn.i.əm/

(noun) alüminyum

Örnek:

The aircraft fuselage is made of aluminium.
Uçak gövdesi alüminyumdan yapılmıştır.

amateur

/ˈæm.ə.tʃɚ/

(noun) amatör, hevesli, beceriksiz;

(adjective) amatör, profesyonel olmayan, beceriksiz

Örnek:

He's an amateur photographer, but his photos are stunning.
O bir amatör fotoğrafçı ama fotoğrafları büyüleyici.

ambassador

/æmˈbæs.ə.dɚ/

(noun) büyükelçi, elçi, temsilci

Örnek:

The ambassador presented his credentials to the President.
Büyükelçi güven mektubunu Cumhurbaşkanına sundu.

amend

/əˈmend/

(verb) değiştirmek, düzeltmek, iyileştirmek

Örnek:

The committee voted to amend the bill.
Komite, yasa tasarısını değiştirmek için oy kullandı.

amendment

/əˈmend.mənt/

(noun) değişiklik, düzeltme

Örnek:

They proposed an amendment to the bill.
Yasa tasarısına bir değişiklik önerdiler.

amid

/əˈmɪd/

(preposition) arasında, ortasında

Örnek:

The house stood amid tall trees.
Ev, uzun ağaçların arasında duruyordu.

analogy

/əˈnæl.ə.dʒi/

(noun) benzetme, kıyaslama, benzerlik

Örnek:

The teacher drew an analogy between the human heart and a pump.
Öğretmen, insan kalbi ile pompa arasında bir benzetme yaptı.

anchor

/ˈæŋ.kɚ/

(noun) çapa, demir, dayanak;

(verb) demirlemek, çapa atmak, dayandırmak

Örnek:

The ship dropped anchor in the bay.
Gemi koya demir attı.

angel

/ˈeɪn.dʒəl/

(noun) melek, iyi insan, melek yatırımcı

Örnek:

The choir sang about the angels in heaven.
Koro cennetteki melekler hakkında şarkı söyledi.

anonymous

/əˈnɑː.nə.məs/

(adjective) anonim, isimsiz, sıradan

Örnek:

The donation was made by an anonymous donor.
Bağış anonim bir bağışçı tarafından yapıldı.

apparatus

/ˌæp.əˈræt̬.əs/

(noun) cihaz, aparat, sistem

Örnek:

The laboratory is equipped with state-of-the-art scientific apparatus.
Laboratuvar, son teknoloji bilimsel cihazlarla donatılmıştır.

appealing

/əˈpiː.lɪŋ/

(adjective) çekici, cazip, yalvaran

Örnek:

The idea of a long vacation is very appealing to me.
Uzun bir tatil fikri bana çok cazip geliyor.

appetite

/ˈæp.ə.taɪt/

(noun) iştah, arzu, istek

Örnek:

He has a healthy appetite after his morning run.
Sabah koşusundan sonra sağlıklı bir iştahı var.

applaud

/əˈplɑːd/

(verb) alkışlamak, takdir etmek

Örnek:

The audience began to applaud loudly after the performance.
Seyirciler gösteriden sonra yüksek sesle alkışlamaya başladı.

applicable

/əˈplɪk.ə.bəl/

(adjective) uygulanabilir, geçerli

Örnek:

Please fill in all applicable sections of the form.
Lütfen formun tüm ilgili bölümlerini doldurun.

appoint

/əˈpɔɪnt/

(verb) atamak, görevlendirmek, belirlemek

Örnek:

They decided to appoint her as the new director.
Onu yeni müdür olarak atamaya karar verdiler.

appreciation

/əˌpriː.ʃiˈeɪ.ʃən/

(noun) takdir, minnettarlık, değer artışı

Örnek:

She showed her appreciation for the gift with a warm smile.
Hediyeye olan minnettarlığını sıcak bir gülümsemeyle gösterdi.

arbitrary

/ˈɑːr.bə.trer.i/

(adjective) keyfi, rastgele, despotik

Örnek:

The committee made an arbitrary decision without consulting anyone.
Komite kimseye danışmadan keyfi bir karar verdi.

architectural

/ˌɑːr.kəˈtek.tʃɚ.əl/

(adjective) mimari

Örnek:

The city is known for its stunning architectural designs.
Şehir, çarpıcı mimari tasarımlarıyla tanınır.

archive

/ˈɑːr.kaɪv/

(noun) arşiv, arşiv binası;

(verb) arşivlemek

Örnek:

The university maintains a vast archive of historical manuscripts.
Üniversite, tarihi el yazmalarının geniş bir arşivini tutmaktadır.

arena

/əˈriː.nə/

(noun) arena, stadyum, salon

Örnek:

The concert will be held at the new sports arena.
Konser yeni spor arenasında yapılacak.

arguably

/ˈɑːrɡ.ju.ə.bli/

(adverb) tartışmasız, muhtemelen

Örnek:

He is arguably the best player on the team.
Takımın tartışmasız en iyi oyuncusu o.

arm

/ɑːrm/

(noun) kol, silah;

(verb) silahlandırmak

Örnek:

She held the baby in her arms.
Bebeği kollarında tuttu.

array

/əˈreɪ/

(noun) dizi, sıra, çeşitlilik;

(verb) dizmek, sıralamak, düzenlemek

Örnek:

There was a vast array of books in the library.
Kütüphanede geniş bir kitap dizisi vardı.

articulate

/ɑːrˈtɪk.jə.lət/

(adjective) açık sözlü, anlaşılır;

(verb) ifade etmek, telaffuz etmek, eklem yapmak

Örnek:

She is a very articulate speaker.
Çok açık sözlü bir konuşmacıdır.

ash

/æʃ/

(noun) kül, dişbudak

Örnek:

The fireplace was full of cold ash.
Şömine soğuk kül doluydu.

aspiration

/ˌæs.pəˈreɪ.ʃən/

(noun) aspirasyon, arzu, hedef

Örnek:

Her greatest aspiration is to become a doctor.
En büyük arzusu doktor olmaktır.

aspire

/əˈspaɪər/

(verb) arzu etmek, talip olmak

Örnek:

Many young people aspire to a career in medicine.
Birçok genç tıp alanında bir kariyere talip olur.

assassination

/əˌsæs.əˈneɪ.ʃən/

(noun) suikast

Örnek:

The assassination of the president shocked the nation.
Başkanın suikastı ulusu şok etti.

assault

/əˈsɑːlt/

(noun) saldırı, tecavüz, girişim;

(verb) saldırmak, tecavüz etmek

Örnek:

He was charged with assault after the bar fight.
Bar kavgasından sonra saldırı ile suçlandı.

assemble

/əˈsem.bəl/

(verb) toplanmak, bir araya gelmek, monte etmek

Örnek:

The students began to assemble in the auditorium for the morning meeting.
Öğrenciler sabah toplantısı için oditoryumda toplanmaya başladı.

assembly

/əˈsem.bli/

(noun) toplantı, meclis, kurul

Örnek:

The school held a special assembly for the graduating students.
Okul, mezun olacak öğrenciler için özel bir toplantı düzenledi.

assert

/əˈsɝːt/

(verb) iddia etmek, ileri sürmek, savunmak

Örnek:

He continued to assert his innocence.
Masumiyetini iddia etmeye devam etti.

assertion

/əˈsɝː.ʃən/

(noun) iddia, sav, savunma

Örnek:

His assertion that the company was failing proved to be false.
Şirketin başarısız olduğuna dair iddiası yanlış çıktı.

assurance

/əˈʃʊr.əns/

(noun) güvence, teminat, söz

Örnek:

He gave me his assurance that the work would be completed on time.
İşin zamanında biteceğine dair bana güvence verdi.

asylum

/əˈsaɪ.ləm/

(noun) iltica, sığınma, tımarhane

Örnek:

Many people seek asylum in neighboring countries during times of war.
Birçok insan savaş zamanlarında komşu ülkelerde iltica arar.

atrocity

/əˈtrɑː.sə.t̬i/

(noun) zulüm, vahşet, rezalet

Örnek:

The war was marked by numerous atrocities committed by both sides.
Savaş, her iki tarafın da işlediği sayısız zulümle damgasını vurdu.

attain

/əˈteɪn/

(verb) ulaşmak, elde etmek, varmak

Örnek:

He worked hard to attain his goals.
Hedeflerine ulaşmak için çok çalıştı.

attendance

/əˈten.dəns/

(noun) katılım, mevcudiyet, katılımcı sayısı

Örnek:

Her attendance at the meeting was mandatory.
Toplantıya katılımı zorunluydu.

attorney

/əˈtɝː.ni/

(noun) avukat, vekil

Örnek:

My attorney advised me to settle the case.
Avukatım davayı çözmemi tavsiye etti.

attribute

/ˈæt.rɪ.bjuːt/

(noun) özellik, nitelik;

(verb) atfetmek, bağlamak

Örnek:

Patience is a key attribute for a teacher.
Sabır, bir öğretmen için önemli bir özelliktir.

audit

/ˈɑː.dɪt/

(noun) denetim, teftiş;

(verb) denetlemek, teftiş etmek

Örnek:

The company is undergoing a financial audit this month.
Şirket bu ay mali denetimden geçiyor.

authentic

/ɑːˈθen.t̬ɪk/

(adjective) otantik, gerçek, doğru

Örnek:

The painting is an authentic Picasso.
Resim otantik bir Picasso'dur.

authorize

/ˈɑː.θɚ.aɪz/

(verb) yetkilendirmek, izin vermek

Örnek:

The committee decided to authorize the new project.
Komite yeni projeyi yetkilendirmeye karar verdi.

auto

/ˈɑː.t̬oʊ/

(noun) oto, araba;

(adjective) otomatik

Örnek:

He drove his new auto to work.
Yeni arabasıyla işe gitti.

autonomy

/ɑːˈtɑː.nə.mi/

(noun) özerklik, kendi kendini yönetme, bağımsızlık

Örnek:

The region was granted full autonomy.
Bölgeye tam özerklik verildi.

availability

/əˌveɪ.ləˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) mevcudiyet, kullanılabilirlik, müsaitlik

Örnek:

The availability of fresh water is crucial for survival.
Tatlı suyun mevcudiyeti hayatta kalmak için çok önemlidir.

await

/əˈweɪt/

(verb) beklemek, gözlemek

Örnek:

We await your response.
Cevabınızı bekliyoruz.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren