Avatar of Vocabulary Set Oxford 5000 - B2 - I Harfi

Oxford 5000 - B2 İçinde Oxford 5000 - B2 - I Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 5000 - B2' içinde 'Oxford 5000 - B2 - I Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

icon

/ˈaɪ.kɑːn/

(noun) ikon, sembol, simge

Örnek:

Marilyn Monroe remains a fashion icon.
Marilyn Monroe bir moda ikoni olmaya devam ediyor.

id

/ɪd/

(noun) kimlik, ID, id

Örnek:

Please show your ID at the entrance.
Girişte kimliğinizi gösterin lütfen.

identical

/aɪˈden.t̬ə.kəl/

(adjective) aynı, özdeş

Örnek:

The two houses are almost identical.
İki ev neredeyse aynı.

illusion

/ɪˈluː.ʒən/

(noun) illüzyon, yanılsama, yanlış inanç

Örnek:

The magician created an amazing illusion.
Sihirbaz harika bir illüzyon yarattı.

immigration

/ˌɪm.əˈɡreɪ.ʃən/

(noun) göç, iltica, göçmenlik bürosu

Örnek:

The country has a strict immigration policy.
Ülkenin katı bir göç politikası var.

immune

/ɪˈmjuːn/

(adjective) bağışık, dirençli, muaf

Örnek:

After getting the vaccine, she became immune to the virus.
Aşıyı olduktan sonra virüse karşı bağışıklık kazandı.

implement

/ˈɪm.plə.ment/

(noun) alet, araç;

(verb) uygulamak, hayata geçirmek

Örnek:

Agricultural implements are essential for farming.
Tarım aletleri çiftçilik için elzemdir.

implication

/ˌɪm.pləˈkeɪ.ʃən/

(noun) ima, çıkarım, kastedilen

Örnek:

The implication of his words was that he didn't trust me.
Sözlerinin ima ettiği şey bana güvenmediğiydi.

incentive

/ɪnˈsen.t̬ɪv/

(noun) teşvik, motivasyon, özendirme

Örnek:

The bonus served as a strong incentive for employees to work harder.
Bonus, çalışanlar için daha çok çalışmaları için güçlü bir teşvik görevi gördü.

incorporate

/ɪnˈkɔːr.pɚ.eɪt/

(verb) dahil etmek, içermek, birleştirmek

Örnek:

We will incorporate your suggestions into the final design.
Önerilerinizi nihai tasarıma dahil edeceğiz.

incorrect

/ˌɪn.kəˈrekt/

(adjective) yanlış, hatalı

Örnek:

Your answer is incorrect.
Cevabınız yanlış.

independence

/ˌɪn.dɪˈpen.dəns/

(noun) bağımsızlık, özgürlük

Örnek:

The country gained its independence in 1960.
Ülke 1960 yılında bağımsızlığını kazandı.

index

/ˈɪn.deks/

(noun) dizin, indeks, endeks;

(verb) dizinlemek, indekslemek, endekslemek

Örnek:

Look up the topic in the index at the back of the book.
Konuyu kitabın sonundaki dizinden bulun.

indication

/ˌɪn.dəˈkeɪ.ʃən/

(noun) gösterge, belirti, işaret

Örnek:

There is no indication that he was involved.
Onun karıştığına dair hiçbir gösterge yok.

inevitable

/ˌɪnˈev.ə.t̬ə.bəl/

(adjective) kaçınılmaz, mukadder

Örnek:

Change is an inevitable part of life.
Değişim, hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır.

inevitably

/ˌɪnˈev.ə.t̬ə.bli/

(adverb) kaçınılmaz olarak, ister istemez

Örnek:

The sun will inevitably rise tomorrow.
Güneş kaçınılmaz olarak yarın doğacak.

infer

/ɪnˈfɝː/

(verb) çıkarmak, sonuç çıkarmak

Örnek:

From the data, we can infer that the economy is improving.
Verilerden, ekonominin düzeldiğini çıkarabiliriz.

inflation

/ɪnˈfleɪ.ʃən/

(noun) enflasyon, şişirme, şişlik

Örnek:

The country is experiencing high inflation.
Ülke yüksek enflasyon yaşıyor.

info

/ˈɪn.foʊ/

(noun) bilgi, enformasyon

Örnek:

Can you give me some info about the event?
Etkinlik hakkında biraz bilgi verebilir misin?

infrastructure

/ˈɪn.frəˌstrʌk.tʃɚ/

(noun) altyapı

Örnek:

The country's aging infrastructure needs significant investment.
Ülkenin yaşlanan altyapısı önemli yatırım gerektiriyor.

inhabitant

/ɪnˈhæb.ɪ.tənt/

(noun) sakin, ikamet eden

Örnek:

The island's original inhabitants lived in harmony with nature.
Adanın orijinal sakinleri doğayla uyum içinde yaşadı.

inherit

/ɪnˈher.ɪt/

(verb) miras almak, miras kalmak, kalıtsal olmak

Örnek:

She inherited a fortune from her grandmother.
Büyükannesinden bir servet miras aldı.

ink

/ɪŋk/

(noun) mürekkep;

(verb) mürekkeplemek, dövme yapmak

Örnek:

The printer is running low on ink.
Yazıcının mürekkebi bitiyor.

innovation

/ˌɪn.əˈveɪ.ʃən/

(noun) yenilik, inovasyon, yeni ürün

Örnek:

The company is committed to continuous innovation.
Şirket sürekli yeniliğe bağlıdır.

innovative

/ˈɪn.ə.veɪ.t̬ɪv/

(adjective) yenilikçi, yaratıcı

Örnek:

The company is known for its innovative approach to technology.
Şirket, teknolojiye yönelik yenilikçi yaklaşımıyla tanınıyor.

input

/ˈɪn.pʊt/

(noun) girdi, katkı, veri;

(verb) girmek, veri girmek

Örnek:

The computer requires user input to start the program.
Bilgisayarın programı başlatmak için kullanıcı girdisi gereklidir.

insert

/ɪnˈsɝːt/

(verb) sokmak, yerleştirmek, eklemek;

(noun) ek, ilave

Örnek:

He carefully inserted the key into the lock.
Anahtarı dikkatlice kilide soktu.

inspector

/ɪnˈspek.tɚ/

(noun) müfettiş, denetçi, polis müfettişi

Örnek:

The health inspector visited the restaurant.
Sağlık müfettişi restoranı ziyaret etti.

installation

/ˌɪn.stəˈleɪ.ʃən/

(noun) kurulum, montaj, enstalasyon

Örnek:

The installation of the new software took several hours.
Yeni yazılımın kurulumu birkaç saat sürdü.

instant

/ˈɪn.stənt/

(adjective) anında, hemen, hazır;

(noun) an, saniye

Örnek:

The effect was instant.
Etki anında oldu.

instantly

/ˈɪn.stənt.li/

(adverb) anında, hemen, derhal

Örnek:

She recognized him instantly.
Onu anında tanıdı.

integrate

/ˈɪn.t̬ə.ɡreɪt/

(verb) entegre etmek, birleştirmek, kaynaştırmak

Örnek:

The new software will integrate with existing systems.
Yeni yazılım mevcut sistemlerle entegre olacak.

intellectual

/ˌɪn.t̬əlˈek.tʃu.əl/

(adjective) entelektüel, zihinsel;

(noun) entelektüel, aydın

Örnek:

He has great intellectual abilities.
Harika entelektüel yetenekleri var.

interact

/ˌɪn.t̬ɚˈækt/

(verb) etkileşimde bulunmak, karşılıklı etki etmek

Örnek:

The two chemicals interact to form a new compound.
İki kimyasal yeni bir bileşik oluşturmak için etkileşime girer.

interaction

/ˌɪn.t̬ɚˈræk.ʃən/

(noun) etkileşim, karşılıklı etki

Örnek:

The interaction between the two chemicals caused an explosion.
İki kimyasal arasındaki etkileşim bir patlamaya neden oldu.

interpretation

/ɪnˌtɝː.prəˈteɪ.ʃən/

(noun) yorum, açıklama, icra

Örnek:

His interpretation of the poem was very insightful.
Şiiri yorumlaması çok anlayışlıydı.

interval

/ˈɪn.t̬ɚ.vəl/

(noun) aralık, süre, boşluk

Örnek:

There was a long interval between the two events.
İki olay arasında uzun bir aralık vardı.

invade

/ɪnˈveɪd/

(verb) işgal etmek, istila etmek, ihlal etmek

Örnek:

The army prepared to invade the neighboring territory.
Ordu komşu bölgeyi işgal etmeye hazırlandı.

invasion

/ɪnˈveɪ.ʒən/

(noun) istila, akın, işgal

Örnek:

The town experienced an invasion of tourists during the festival.
Kasaba, festival sırasında turist akınına uğradı.

investor

/ɪnˈves.t̬ɚ/

(noun) yatırımcı

Örnek:

She is a long-term investor in the stock market.
Borsada uzun vadeli bir yatırımcıdır.

isolate

/ˈaɪ.sə.leɪt/

(verb) izole etmek, ayırmak, yalıtmak

Örnek:

The patient was isolated to prevent the spread of the virus.
Virüsün yayılmasını önlemek için hasta izole edildi.

isolated

/ˈaɪ.sə.leɪ.t̬ɪd/

(adjective) izole, uzak, ayrılmış

Örnek:

The village is very isolated, with no public transport.
Köy çok izole, toplu taşıma yok.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren