Avatar of Vocabulary Set Oxford 5000 - B2 - B Harfi

Oxford 5000 - B2 İçinde Oxford 5000 - B2 - B Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 5000 - B2' içinde 'Oxford 5000 - B2 - B Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

badge

/bædʒ/

(noun) rozet, nişan;

(verb) rozet takmak, işaretlemek

Örnek:

He proudly displayed his police badge.
Polis rozetini gururla sergiledi.

balanced

/ˈbæl.ənst/

(adjective) dengeli, eşit dağıtılmış, tarafsız

Örnek:

The artist created a perfectly balanced sculpture.
Sanatçı mükemmel dengeli bir heykel yarattı.

ballet

/bælˈeɪ/

(noun) bale

Örnek:

She has been studying ballet since she was five years old.
Beş yaşından beri bale eğitimi alıyor.

balloon

/bəˈluːn/

(noun) balon, sıcak hava balonu;

(verb) şişmek, hızla artmak

Örnek:

The child was holding a red balloon.
Çocuk kırmızı bir balon tutuyordu.

barely

/ˈber.li/

(adverb) zar zor, hemen hemen hiç, açıkça

Örnek:

She could barely see in the dark room.
Karanlık odada zar zor görebiliyordu.

bargain

/ˈbɑːr.ɡɪn/

(noun) fırsat, kelepçe, anlaşma;

(verb) pazarlık etmek, anlaşmak

Örnek:

The new car was a real bargain at that price.
Yeni araba o fiyata gerçek bir fırsattı.

basement

/ˈbeɪs.mənt/

(noun) bodrum, zemin kat altı

Örnek:

We store old furniture in the basement.
Eski mobilyaları bodrumda saklıyoruz.

basket

/ˈbæs.kət/

(noun) sepet, pota, basket

Örnek:

She carried a picnic basket filled with sandwiches and fruit.
Sandviç ve meyve dolu bir piknik sepeti taşıyordu.

bat

/bæt/

(noun) yarasa, sopa, beyzbol sopası;

(verb) vurmak, kırpmak, çırpmak

Örnek:

A bat flew out of the cave at dusk.
Alacakaranlıkta mağaradan bir yarasa uçtu.

beneficial

/ˌben.əˈfɪʃ.əl/

(adjective) faydalı, yararlı, avantajlı

Örnek:

Regular exercise is beneficial for your health.
Düzenli egzersiz sağlığınız için faydalıdır.

beside

/bɪˈsaɪd/

(preposition) yanında, bitişiğinde

Örnek:

She sat beside him on the bench.
Bankta onun yanına oturdu.

besides

/bɪˈsaɪdz/

(preposition) dışında, haricinde;

(adverb) ayrıca, üstelik

Örnek:

Do you play any other sports besides basketball?
Basketbol dışında başka spor yapıyor musun?

bias

/ˈbaɪ.əs/

(noun) önyargı, taraflılık, eğilim;

(verb) önyargılı hale getirmek, etkilemek

Örnek:

There was a clear bias against women in the hiring process.
İşe alım sürecinde kadınlara karşı açık bir önyargı vardı.

bid

/bɪd/

(noun) teklif, ihale, girişim;

(verb) teklif vermek, ihale etmek, veda etmek

Örnek:

She made a winning bid for the antique vase.
Antika vazo için kazanan bir teklif verdi.

biological

/ˌbaɪ.əˈlɑː.dʒɪ.kəl/

(adjective) biyolojik, öz

Örnek:

The study focused on the biological diversity of the rainforest.
Çalışma, yağmur ormanlarının biyolojik çeşitliliğine odaklandı.

blanket

/ˈblæŋ.kɪt/

(noun) battaniye, örtü, tabaka;

(adjective) genel, kapsamlı;

(verb) kaplamak, örtmek

Örnek:

She pulled the blanket up to her chin.
Battaniyeyi çenesine kadar çekti.

blow

/bloʊ/

(verb) esmek, üflemek, patlatmak;

(noun) esinti, üfleme, darbe

Örnek:

The wind began to blow strongly.
Rüzgar şiddetli bir şekilde esmeye başladı.

bold

/boʊld/

(adjective) cesur, cüretkar, canlı;

(verb) kalınlaştırmak

Örnek:

She made a bold decision to quit her job and start her own business.
İşinden ayrılıp kendi işini kurmak için cesur bir karar verdi.

bombing

/ˈbɑː.mɪŋ/

(noun) bombardıman, bombalama, fiyasko

Örnek:

The city suffered heavy bombing during the war.
Şehir savaş sırasında ağır bombardıman yaşadı.

booking

/ˈbʊk.ɪŋ/

(noun) rezervasyon, yer ayırtma, kayıt

Örnek:

I made a booking for a table at the restaurant tonight.
Bu akşam restoranda bir masa için rezervasyon yaptırdım.

boost

/buːst/

(verb) artırmak, desteklemek, kaldırmak;

(noun) destek, ivme

Örnek:

The new advertising campaign aims to boost sales.
Yeni reklam kampanyası satışları artırmayı hedefliyor.

bound

/baʊnd/

(verb) sıçramak, zıplamak, sınırlandırmak;

(adjective) sınırlı, çevrili, yönelik;

(noun) sıçrama, zıplama, sınır

Örnek:

The deer bounded through the meadow.
Geyik çayırda sıçradı.

brick

/brɪk/

(noun) tuğla, oyuncak blok, yapı taşı;

(verb) tuğlaya çevirmek, kullanılamaz hale getirmek

Örnek:

The house was built with red bricks.
Ev kırmızı tuğlalarla inşa edildi.

briefly

/ˈbriːf.li/

(adverb) kısaca, bir an için, özetle

Örnek:

She paused briefly before continuing her speech.
Konuşmasına devam etmeden önce kısaca durakladı.

broadcaster

/ˈbrɑːdˌkæs.tɚ/

(noun) yayıncı, spiker, yayın kuruluşu

Örnek:

The veteran broadcaster delivered the news with authority.
Deneyimli yayıncı haberi yetkili bir şekilde sundu.

broadly

/ˈbrɑːd.li/

(adverb) genel olarak, geniş ölçüde

Örnek:

The new policy was broadly welcomed.
Yeni politika genel olarak iyi karşılandı.

bug

/bʌɡ/

(noun) böcek, haşere, dinleme cihazı;

(verb) rahatsız etmek, canını sıkmak, dinleme cihazı yerleştirmek

Örnek:

There's a little bug crawling on the wall.
Duvarda küçük bir böcek sürünüyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren