Avatar of Vocabulary Set B2 - E Harfi

Oxford 3000 - B2 İçinde B2 - E Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 3000 - B2' içinde 'B2 - E Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

edit

/ˈed.ɪt/

(verb) düzenlemek, redakte etmek, kurgulamak;

(noun) düzenleme, düzeltme

Örnek:

Please edit this report before you submit it.
Lütfen bu raporu göndermeden önce düzenleyin.

edition

/ɪˈdɪʃ.ən/

(noun) baskı, sürüm, edisyon

Örnek:

I have the first edition of that rare book.
O nadir kitabın ilk baskısı bende var.

efficient

/ɪˈfɪʃ.ənt/

(adjective) verimli, etkin

Örnek:

The new system is much more efficient.
Yeni sistem çok daha verimli.

elderly

/ˈel.dɚ.li/

(adjective) yaşlı, ihtiyar;

(plural noun) yaşlılar, ihtiyarlar

Örnek:

The elderly couple enjoyed a quiet walk in the park.
Yaşlı çift parkta sessiz bir yürüyüşün tadını çıkardı.

elect

/ɪˈlekt/

(verb) seçmek, oylamak, karar vermek;

(adjective) seçilmiş, seçkin;

(noun) seçilmişler, seçkinler

Örnek:

The citizens will elect a new president next month.
Vatandaşlar gelecek ay yeni bir başkan seçecek.

elsewhere

/ˈels.wer/

(adverb) başka bir yerde, başka yere

Örnek:

Maybe we should look elsewhere for a solution.
Belki de bir çözüm için başka bir yere bakmalıyız.

emerge

/ɪˈmɝːdʒ/

(verb) ortaya çıkmak, belirmek, belirginleşmek

Örnek:

The sun emerged from behind the clouds.
Güneş bulutların arkasından çıktı.

emotional

/ɪˈmoʊ.ʃən.əl/

(adjective) duygusal, dokunaklı

Örnek:

She's going through a difficult emotional period.
Zor bir duygusal dönemden geçiyor.

emphasis

/ˈem.fə.sɪs/

(noun) vurgu, önem, ağırlık

Örnek:

The school places a strong emphasis on academic achievement.
Okul, akademik başarıya büyük önem veriyor.

emphasize

/ˈem.fə.saɪz/

(verb) vurgulamak, altını çizmek

Örnek:

The report emphasized the need for better education.
Rapor, daha iyi eğitime duyulan ihtiyacı vurguladı.

enable

/ɪˈneɪ.bəl/

(verb) sağlamak, etkinleştirmek

Örnek:

The new software will enable us to work more efficiently.
Yeni yazılım daha verimli çalışmamızı sağlayacak.

encounter

/ɪnˈkaʊn.t̬ɚ/

(noun) karşılaşma, rastlaşma;

(verb) karşılaşmak, rastlamak

Örnek:

He had a strange encounter with a wild animal in the forest.
Ormanda vahşi bir hayvanla garip bir karşılaşma yaşadı.

engage

/ɪnˈɡeɪdʒ/

(verb) meşgul etmek, ilgisini çekmek, dahil etmek;

(adjective) meşgul, dalmış

Örnek:

The story was so captivating that it fully engaged my attention.
Hikaye o kadar büyüleyiciydi ki dikkatimi tamamen çekti.

enhance

/ɪnˈhæns/

(verb) geliştirmek, artırmak, iyileştirmek

Örnek:

The new lighting system will enhance the beauty of the park.
Yeni aydınlatma sistemi parkın güzelliğini artıracak.

enquiry

/ˈɪn.kwə.ri/

(noun) sorgu, soruşturma, tahkikat

Örnek:

I made an enquiry about the job vacancy.
İş ilanı hakkında bir sorgulama yaptım.

ensure

/ɪnˈʃʊr/

(verb) sağlamak, emin olmak

Örnek:

The new system will ensure that all data is secure.
Yeni sistem tüm verilerin güvenli olmasını sağlayacak.

enthusiasm

/ɪnˈθuː.zi.æz.əm/

(noun) heves, coşku

Örnek:

She showed great enthusiasm for her new project.
Yeni projesine büyük bir heves gösterdi.

enthusiastic

/ɪnˌθuː.ziˈæs.tɪk/

(adjective) hevesli, coşkulu

Örnek:

She was very enthusiastic about her new job.
Yeni işi konusunda çok hevesliydi.

entire

/ɪnˈtaɪr/

(adjective) tüm, bütün

Örnek:

He ate the entire pizza by himself.
Tüm pizzayı tek başına yedi.

entirely

/ɪnˈtaɪr.li/

(adverb) tamamen, bütünüyle, eksiksiz

Örnek:

The house was entirely destroyed by the fire.
Ev yangınla tamamen yok oldu.

equal

/ˈiː.kwəl/

(adjective) eşit, aynı, yeterli;

(noun) eşit, denk;

(verb) eşit olmak, denk gelmek

Örnek:

All men are created equal.
Tüm insanlar eşit yaratılmıştır.

establish

/ɪˈstæb.lɪʃ/

(verb) kurmak, oluşturmak, tesis etmek

Örnek:

The company was established in 1990.
Şirket 1990 yılında kuruldu.

estate

/ɪˈsteɪt/

(noun) malikane, arazi, miras

Örnek:

The family owned a vast country estate with acres of farmland.
Aile, dönümlerce tarım arazisi olan geniş bir kır malikanesine sahipti.

estimate

/ˈes.tə.meɪt/

(noun) tahmin, değerlendirme;

(verb) tahmin etmek, değer biçmek

Örnek:

Can you give me an estimate of the cost?
Bana maliyetin bir tahminini verebilir misiniz?

ethical

/ˈeθ.ɪ.kəl/

(adjective) etik, ahlaki, ahlaki olarak doğru

Örnek:

The company has a strong ethical code.
Şirketin güçlü bir etik kodu var.

evaluate

/ɪˈvæl.ju.eɪt/

(verb) değerlendirmek, tahmin etmek, ölçmek

Örnek:

It's impossible to evaluate these results without knowing more about the research methods.
Araştırma yöntemleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmadan bu sonuçları değerlendirmek imkansızdır.

even

/ˈiː.vən/

(adjective) düz, pürüzsüz, çift;

(adverb) bile, hatta;

(verb) düzleştirmek, eşitlemek

Örnek:

The road surface was perfectly even.
Yol yüzeyi tamamen düzdü.

evil

/ˈiː.vəl/

(adjective) kötü, şeytani;

(noun) kötülük, şer

Örnek:

The villain committed many evil deeds.
Kötü adam birçok kötü iş yaptı.

examination

/ɪɡˌzæm.əˈneɪ.ʃən/

(noun) muayene, inceleme, araştırma

Örnek:

The doctor conducted a thorough examination of the patient.
Doktor hastanın kapsamlı bir muayenesini yaptı.

excuse

/ɪkˈskjuːz/

(noun) bahane, mazeret;

(verb) muaf tutmak, affetmek, mazur görmek

Örnek:

He made a lame excuse for being late.
Geç kalmak için zayıf bir bahane uydurdu.

executive

/ɪɡˈzek.jə.t̬ɪv/

(noun) yönetici, idareci;

(adjective) yürütme, idari

Örnek:

The company's chief executive announced a new strategy.
Şirketin baş yöneticisi yeni bir strateji duyurdu.

existence

/ɪɡˈzɪs.təns/

(noun) varlık, mevcudiyet, yaşam

Örnek:

The debate about the existence of aliens continues.
Uzaylıların varlığı hakkındaki tartışma devam ediyor.

expectation

/ˌek.spekˈteɪ.ʃən/

(noun) beklenti, umut

Örnek:

There is an expectation that the economy will improve.
Ekonominin düzeleceğine dair bir beklenti var.

expense

/ɪkˈspens/

(noun) masraf, gider, giderler

Örnek:

Buying a new car is a big expense.
Yeni bir araba almak büyük bir masraftır.

exploration

/ˌek.spləˈreɪ.ʃən/

(noun) keşif, araştırma, inceleme

Örnek:

The exploration of space continues to fascinate humanity.
Uzay keşfi insanlığı büyülemeye devam ediyor.

expose

/ɪkˈspoʊz/

(verb) maruz bırakmak, ortaya çıkarmak, savunmasız bırakmak

Örnek:

The archaeological dig exposed ancient ruins.
Arkeolojik kazı, antik kalıntıları ortaya çıkardı.

extend

/ɪkˈstend/

(verb) uzatmak, genişletmek, sağlamak

Örnek:

We plan to extend the kitchen by two meters.
Mutfağı iki metre genişletmeyi planlıyoruz.

extent

/ɪkˈstent/

(noun) boyut, kapsam, derece

Örnek:

The full extent of the damage is still unknown.
Hasarın tam boyutu hala bilinmiyor.

external

/ɪkˈstɝː.nəl/

(adjective) dış, harici

Örnek:

The building's external walls are made of brick.
Binanın dış duvarları tuğladan yapılmıştır.

extraordinary

/ɪkˈstrɔːr.dən.er.i/

(adjective) olağanüstü, sıra dışı, fevkalade

Örnek:

She has an extraordinary talent for music.
Müzik konusunda olağanüstü bir yeteneği var.

extreme

/ɪkˈstriːm/

(adjective) aşırı, çok büyük, aşırı nokta;

(noun) aşırı, uç nokta

Örnek:

The weather conditions were extreme.
Hava koşulları aşırıydı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren