Avatar of Vocabulary Set B1 - A Harfi

Oxford 3000 - B1 İçinde B1 - A Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 3000 - B1' içinde 'B1 - A Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

absolutely

/ˌæb.səˈluːt.li/

(adverb) kesinlikle, tamamen, elbette

Örnek:

You are absolutely right.
Kesinlikle haklısın.

academic

/ˌæk.əˈdem.ɪk/

(adjective) akademik, eğitimsel, teorik;

(noun) akademisyen, öğretim üyesi

Örnek:

She has a strong academic background.
Güçlü bir akademik geçmişi var.

access

/ˈæk.ses/

(noun) erişim, giriş, faydalanma hakkı;

(verb) erişmek, almak, girmek

Örnek:

The only access to the building was through a back alley.
Binaya tek erişim arka sokaktan sağlanıyordu.

accommodation

/əˌkɑː.məˈdeɪ.ʃən/

(noun) konaklama, barınma, yerleşim

Örnek:

The hotel offers comfortable accommodation for guests.
Otel, misafirler için konforlu konaklama imkanı sunmaktadır.

account

/əˈkaʊnt/

(noun) anlatım, rapor, açıklama;

(verb) saymak, açıklamak

Örnek:

She gave a detailed account of her travels.
Seyahatlerinin detaylı bir anlatımını yaptı.

achievement

/əˈtʃiːv.mənt/

(noun) başarı, kazanım, başarma

Örnek:

Winning the championship was a great achievement for the team.
Şampiyonluğu kazanmak takım için büyük bir başarıydı.

act

/ækt/

(verb) hareket etmek, davranmak, oyunculuk yapmak;

(noun) eylem, davranış, yasa

Örnek:

It's time to act.
Harekete geçme zamanı.

ad

/æd/

(noun) reklam, ilan

Örnek:

I saw an ad for a new car on TV.
Televizyonda yeni bir araba reklamı gördüm.

addition

/əˈdɪʃ.ən/

(noun) ekleme, ilave, toplama

Örnek:

The addition of sugar made the cake sweeter.
Şeker ilavesi pastayı daha tatlı yaptı.

admire

/ədˈmaɪr/

(verb) hayran olmak, takdir etmek, hayranlıkla bakmak

Örnek:

I truly admire her dedication to her work.
İşine olan bağlılığına gerçekten hayranım.

admit

/ədˈmɪt/

(verb) kabul etmek, itiraf etmek, içeri almak

Örnek:

He finally admitted his mistake.
Sonunda hatasını kabul etti.

advanced

/ədˈvænst/

(adjective) ileri, gelişmiş, ileri düzey

Örnek:

She is studying advanced mathematics.
İleri matematik okuyor.

advise

/ədˈvaɪz/

(verb) tavsiye etmek, öğüt vermek, bildirmek

Örnek:

I advise you to take a break.
Sana ara vermeni tavsiye ederim.

afford

/əˈfɔːrd/

(verb) gücü yetmek, karşılamak, sağlamak

Örnek:

I can't afford a new car right now.
Şu an yeni bir araba alamam.

age

/eɪdʒ/

(noun) yaş, çağ, dönem;

(verb) yaşlanmak, olgunlaşmak

Örnek:

What is your age?
Yaşın kaç?

aged

/eɪdʒd/

(adjective) yaşında, yaşlı, ihtiyar;

(verb) yaşlanmak, eskimek

Örnek:

He is aged 65.
O 65 yaşında.

agent

/ˈeɪ.dʒənt/

(noun) ajan, temsilci, etken

Örnek:

She works as a real estate agent.
Emlak acentası olarak çalışıyor.

agreement

/əˈɡriː.mənt/

(noun) anlaşma, mutabakat, uzlaşma

Örnek:

We reached an agreement on the terms of the contract.
Sözleşme şartları üzerinde bir anlaşmaya vardık.

ahead

/əˈhed/

(adverb) ileride, önde, gelecekte

Örnek:

The road ahead was clear.
İlerideki yol açıktı.

aim

/eɪm/

(noun) amaç, hedef;

(verb) nişan almak, yöneltmek, hedeflemek

Örnek:

Our main aim is to improve customer satisfaction.
Ana hedefimiz müşteri memnuniyetini artırmaktır.

alarm

/əˈlɑːrm/

(noun) alarm, zil, endişe;

(verb) endişelendirmek, korkutmak

Örnek:

The fire alarm blared loudly.
Yangın alarmı yüksek sesle çaldı.

album

/ˈæl.bəm/

(noun) albüm, koleksiyon defteri

Örnek:

Her new album is topping the charts.
Yeni albümü listelerin başında yer alıyor.

alcohol

/ˈæl.kə.hɑːl/

(noun) alkol

Örnek:

Drinking too much alcohol can be harmful to your health.
Çok fazla alkol içmek sağlığınıza zararlı olabilir.

alcoholic

/ˌæl.kəˈhɑː.lɪk/

(noun) alkolik;

(adjective) alkollü

Örnek:

He admitted he was an alcoholic and sought help.
Alkolik olduğunu itiraf etti ve yardım istedi.

alternative

/ɑːlˈtɝː.nə.t̬ɪv/

(adjective) alternatif, başka;

(noun) alternatif, seçenek

Örnek:

Do you have an alternative solution?
Alternatif bir çözümünüz var mı?

amazed

/əˈmeɪzd/

(adjective) şaşırmış, hayran kalmış

Örnek:

She was amazed by the beauty of the Grand Canyon.
Büyük Kanyon'un güzelliğine hayran kaldı.

ambition

/æmˈbɪʃ.ən/

(noun) hırs, tutku, iktidar hırsı

Örnek:

Her ambition is to become a successful doctor.
Onun hırsı başarılı bir doktor olmaktır.

ambitious

/æmˈbɪʃ.əs/

(adjective) hırslı, azimli, iddialı

Örnek:

She is an ambitious young lawyer.
O hırslı genç bir avukat.

analyse

/ˈæn.əl.aɪz/

(verb) analiz etmek, incelemek

Örnek:

We need to analyse the data carefully before making a decision.
Karar vermeden önce verileri dikkatlice analiz etmemiz gerekiyor.

analysis

/əˈnæl.ə.sɪs/

(noun) analiz, inceleme, ayrıştırma

Örnek:

The report provides a detailed analysis of the market trends.
Rapor, piyasa eğilimlerinin ayrıntılı bir analizini sunmaktadır.

announce

/əˈnaʊns/

(verb) duyurmak, ilan etmek, bildirmek

Örnek:

The company will announce its new product next month.
Şirket yeni ürününü gelecek ay duyuracak.

announcement

/əˈnaʊns.mənt/

(noun) duyuru, açıklama

Örnek:

The company made an announcement about its new product.
Şirket yeni ürünü hakkında bir duyuru yaptı.

annoy

/əˈnɔɪ/

(verb) rahatsız etmek, can sıkmak, sinirlendirmek

Örnek:

His constant complaining really annoys me.
Sürekli şikayet etmesi beni gerçekten rahatsız ediyor.

annoyed

/əˈnɔɪd/

(adjective) sinirli, rahatsız olmuş

Örnek:

She was annoyed by the constant noise from her neighbors.
Komşularından gelen sürekli gürültüden rahatsız olmuştu.

annoying

/əˈnɔɪ.ɪŋ/

(adjective) sinir bozucu, rahatsız edici

Örnek:

His constant complaining is very annoying.
Sürekli şikayet etmesi çok sinir bozucu.

apart

/əˈpɑːrt/

(adverb) ayrı, uzakta, parçalara;

(preposition) bir yana, hariç

Örnek:

The two houses are miles apart.
İki ev birbirinden millerce uzakta.

apologize

/əˈpɑː.lə.dʒaɪz/

(verb) özür dilemek, af dilemek

Örnek:

I sincerely apologize for the delay.
Gecikme için içtenlikle özür dilerim.

application

/ˌæp.ləˈkeɪ.ʃən/

(noun) başvuru, uygulama, kullanım

Örnek:

I submitted my application for the new job.
Yeni iş için başvurumu yaptım.

appointment

/əˈpɔɪnt.mənt/

(noun) randevu, görüşme, atama

Örnek:

I have a doctor's appointment at 3 PM.
Saat 15:00'te doktor randevum var.

appreciate

/əˈpriː.ʃi.eɪt/

(verb) takdir etmek, değerini bilmek, anlamak

Örnek:

I really appreciate your help.
Yardımınızı gerçekten takdir ediyorum.

approximately

/əˈprɑːk.sə.mət.li/

(adverb) yaklaşık, aşağı yukarı

Örnek:

The journey will take approximately three hours.
Yolculuk yaklaşık üç saat sürecek.

arrest

/əˈrest/

(verb) tutuklamak, gözaltına almak, durdurmak;

(noun) tutuklama, gözaltı, durdurma

Örnek:

The police decided to arrest the suspect.
Polis şüpheliyi tutuklamaya karar verdi.

arrival

/əˈraɪ.vəl/

(noun) varış, geliş, gelen

Örnek:

We waited for their arrival at the airport.
Havaalanında onların varışını bekledik.

assignment

/əˈsaɪn.mənt/

(noun) ödev, görev, atama

Örnek:

The teacher gave us a difficult math assignment.
Öğretmen bize zor bir matematik ödevi verdi.

assist

/əˈsɪst/

(verb) yardım etmek, destek olmak;

(noun) yardım, destek

Örnek:

Can I assist you with anything?
Size bir konuda yardımcı olabilir miyim?

atmosphere

/ˈæt.mə.sfɪr/

(noun) atmosfer, ortam

Örnek:

The Earth's atmosphere protects us from harmful solar radiation.
Dünya'nın atmosferi bizi zararlı güneş radyasyonundan korur.

attach

/əˈtætʃ/

(verb) eklemek, iliştirmek, bağlamak

Örnek:

Please attach the file to your email.
Lütfen dosyayı e-postanıza ekleyin.

attitude

/ˈæt̬.ə.tuːd/

(noun) tutum, davranış, duruş

Örnek:

She has a positive attitude towards life.
Hayata karşı pozitif bir tutumu var.

attract

/əˈtrækt/

(verb) çekmek, cezbetmek, ilgisini çekmek

Örnek:

Magnets attract metal objects.
Mıknatıslar metal nesneleri çeker.

attraction

/əˈtræk.ʃən/

(noun) çekim, cazibe, ilgi çekicilik

Örnek:

The new exhibit is a major attraction for tourists.
Yeni sergi, turistler için önemli bir cazibe merkezidir.

authority

/əˈθɔːr.ə.t̬i/

(noun) yetki, otorite, makam

Örnek:

The police have the authority to arrest criminals.
Polisin suçluları tutuklama yetkisi var.

average

/ˈæv.ɚ.ɪdʒ/

(noun) ortalama, sıradan;

(adjective) ortalama, sıradan;

(verb) ortalama olmak, ortalama tutmak

Örnek:

The average score on the test was 75.
Testteki ortalama puan 75'ti.

award

/əˈwɔːrd/

(noun) ödül, mükafat;

(verb) ödüllendirmek, vermek

Örnek:

She received an award for her outstanding performance.
Üstün performansı için bir ödül aldı.

aware

/əˈwer/

(adjective) farkında, haberdar

Örnek:

Are you aware of the risks involved?
İlgili risklerin farkında mısınız?
Bu kelime setini Lingoland'da öğren