Avatar of Vocabulary Set Top 376 - 400 Nouns

En Yaygın 500 İngilizce İsim İçinde Top 376 - 400 Nouns Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'En Yaygın 500 İngilizce İsim' içinde 'Top 376 - 400 Nouns' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

cheese

/tʃiːz/

(noun) peynir, geniş gülümseme, yapmacık gülümseme;

(verb) gülümsemek

Örnek:

Would you like some cheese with your crackers?
Krakerlerinize biraz peynir ister misiniz?

loss

/lɑːs/

(noun) kayıp, zarar

Örnek:

The company reported a significant financial loss this quarter.
Şirket bu çeyrekte önemli bir finansal kayıp bildirdi.

ship

/ʃɪp/

(noun) gemi;

(verb) göndermek, taşımak

Örnek:

The cargo ship sailed across the ocean.
Kargo gemisi okyanusu geçti.

date

/deɪt/

(noun) tarih, randevu, buluşma;

(verb) tarihlendirmek, tarihini belirlemek, çıkmak

Örnek:

What's the date today?
Bugün tarih ne?

race

/reɪs/

(noun) yarış, koşu, ırk;

(verb) yarışmak, koşmak, hızla gitmek

Örnek:

She won the 100-meter race.
100 metre yarışını kazandı.

strategy

/ˈstræt̬.ə.dʒi/

(noun) strateji, plan, askeri strateji

Örnek:

The company developed a new marketing strategy.
Şirket yeni bir pazarlama stratejisi geliştirdi.

finger

/ˈfɪŋ.ɡɚ/

(noun) parmak;

(verb) parmaklamak, dokunmak

Örnek:

She pointed with her index finger.
İşaret parmağıyla işaret etti.

bone

/boʊn/

(noun) kemik, kemik malzemesi;

(verb) kemiklerini ayırmak, ayıklamak

Örnek:

The dog buried a bone in the backyard.
Köpek arka bahçeye bir kemik gömdü.

ton

/tʌn/

(noun) ton, metrik ton, çok

Örnek:

The truck can carry up to five tons of cargo.
Kamyon beş tona kadar yük taşıyabilir.

earth

/ɝːθ/

(noun) Dünya, yeryüzü, toprak;

(verb) topraklamak, toprağa bağlamak

Örnek:

The Earth revolves around the Sun.
Dünya Güneş'in etrafında döner.

sun

/sʌn/

(noun) güneş, güneş ışığı;

(verb) güneşlenmek, güneşe sermek

Örnek:

The sun is shining brightly today.
Güneş bugün parlak bir şekilde parlıyor.

moon

/muːn/

(noun) ay, doğal uydu;

(verb) popo göstermek, kıçını açmak, hayranlık duymak

Örnek:

The moon was full and bright in the night sky.
Ay gece gökyüzünde dolunay ve parlaktı.

solution

/səˈluː.ʃən/

(noun) çözüm, çözelti

Örnek:

We need to find a practical solution to this issue.
Bu soruna pratik bir çözüm bulmalıyız.

vote

/voʊt/

(noun) oy, oylama;

(verb) oy kullanmak, seçmek

Örnek:

Every citizen has the right to cast a vote in the election.
Her vatandaşın seçimde bir oy kullanma hakkı vardır.

generation

/ˌdʒen.əˈreɪ.ʃən/

(noun) nesil, üretim, oluşturma

Örnek:

The younger generation is more tech-savvy.
Genç nesil teknolojiye daha yatkın.

rock

/rɑːk/

(noun) kaya, taş, rock;

(verb) sallamak, sallanmak, sarsmak

Örnek:

The mountain was made of solid rock.
Dağ sağlam kayadan yapılmıştı.

argument

/ˈɑːrɡ.jə.mənt/

(noun) tartışma, kavga, münakaşa

Örnek:

They had a fierce argument about politics.
Siyaset hakkında şiddetli bir tartışma yaşadılar.

meeting

/ˈmiː.t̬ɪŋ/

(noun) toplantı, buluşma, karşılaşma;

(verb) buluşan, toplanan

Örnek:

We have a team meeting at 10 AM.
Saat 10'da bir ekip toplantımız var.

bar

/bɑːr/

(noun) çubuk, parmaklık, bar;

(verb) engellemek, yasaklamak, men etmek

Örnek:

He lifted the heavy iron bar.
Ağır demir çubuğu kaldırdı.

battle

/ˈbæt̬.əl/

(noun) savaş, muharebe, mücadele;

(verb) mücadele etmek, savaşmak

Örnek:

The army won a decisive battle.
Ordu belirleyici bir savaş kazandı.

spot

/spɑːt/

(noun) leke, nokta, yer;

(verb) fark etmek, görmek

Örnek:

There's a grease spot on your shirt.
Gömleğinde bir yağ lekesi var.

email

/ˈiː.meɪl/

(noun) e-posta, elektronik posta;

(verb) e-posta göndermek, e-postalamak

Örnek:

I sent her an email with the details.
Ona detayları içeren bir e-posta gönderdim.

chocolate

/ˈtʃɑːk.lət/

(noun) çikolata, sıcak çikolata, kakao;

(adjective) çikolata rengi, koyu kahverengi

Örnek:

She loves eating dark chocolate.
Bitter çikolata yemeyi çok sever.

check

/tʃek/

(verb) kontrol etmek, denetlemek, durdurmak;

(noun) kontrol, durdurma, ekose

Örnek:

Please check your answers carefully.
Lütfen cevaplarınızı dikkatlice kontrol edin.

bag

/bæɡ/

(noun) çanta, torba, tarz;

(verb) poşetlemek, çantaya koymak, kapmak

Örnek:

She packed her clothes in a large travel bag.
Kıyafetlerini büyük bir seyahat çantasına koydu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren