Avatar of Vocabulary Set B2 - Tutuklusunuz!

B2 Seviyesi İçinde B2 - Tutuklusunuz! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B2 Seviyesi' içinde 'B2 - Tutuklusunuz!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

capture

/ˈkæp.tʃɚ/

(verb) yakalamak, ele geçirmek, esir almak;

(noun) yakalama, ele geçirme, esir alma

Örnek:

The police managed to capture the suspect after a long chase.
Polis, uzun bir kovalamacanın ardından şüpheliyi yakalamayı başardı.

expose

/ɪkˈspoʊz/

(verb) maruz bırakmak, ortaya çıkarmak, savunmasız bırakmak

Örnek:

The archaeological dig exposed ancient ruins.
Arkeolojik kazı, antik kalıntıları ortaya çıkardı.

free

/friː/

(adjective) özgür, bağımsız, ücretsiz;

(verb) serbest bırakmak, kurtarmak;

(adverb) ücretsiz, bedava

Örnek:

She felt free after leaving her old job.
Eski işinden ayrıldıktan sonra özgür hissetti.

get away with

/ɡet əˈweɪ wɪð/

(phrasal verb) paçayı kurtarmak, yanına kalmak

Örnek:

He thought he could get away with cheating on the exam, but he was caught.
Sınavda kopya çekerek paçayı kurtarabileceğini sandı ama yakalandı.

monitor

/ˈmɑː.nə.t̬ɚ/

(noun) monitör, ekran, varan;

(verb) izlemek, gözlemlemek

Örnek:

The nurse checked the patient's vital signs on the monitor.
Hemşire hastanın hayati belirtilerini monitörden kontrol etti.

pursue

/pɚˈsuː/

(verb) takip etmek, kovalamak, sürdürmek

Örnek:

The police car pursued the suspect down the highway.
Polis arabası otoyolda şüpheliyi takip etti.

resist

/rɪˈzɪst/

(verb) direnmek, karşı koymak, karşı çıkmak

Örnek:

The old bridge was built to resist floods.
Eski köprü sellere direnmek için inşa edildi.

sentence

/ˈsen.təns/

(noun) cümle, ceza, hüküm;

(verb) mahkum etmek, ceza vermek

Örnek:

Please write a complete sentence.
Lütfen tam bir cümle yazın.

traffic

/ˈtræf.ɪk/

(noun) trafik, seyir, ticaret;

(verb) ticaret yapmak, kaçakçılık yapmak

Örnek:

The morning traffic was heavy on the highway.
Sabah trafiği otoyolda yoğundu.

witness

/ˈwɪt.nəs/

(noun) tanık, şahit, kanıt;

(verb) tanık olmak, şahit olmak, kanıtlamak

Örnek:

The police are looking for a witness to the robbery.
Polis soygunun bir tanığını arıyor.

arrest

/əˈrest/

(verb) tutuklamak, gözaltına almak, durdurmak;

(noun) tutuklama, gözaltı, durdurma

Örnek:

The police decided to arrest the suspect.
Polis şüpheliyi tutuklamaya karar verdi.

community service

/kəˈmjuː.nə.ti ˌsɜːr.vɪs/

(noun) toplum hizmeti, gönüllü çalışma, kamu hizmeti

Örnek:

She dedicates her weekends to community service at the local shelter.
Hafta sonlarını yerel barınakta toplum hizmetine adıyor.

cell

/sel/

(noun) hücre, pil, cep telefonu

Örnek:

The prisoner was confined to a solitary cell.
Mahkum tek kişilik bir hücreye kapatıldı.

jail

/dʒeɪl/

(noun) hapishane, cezaevi;

(verb) hapsetmek, tutuklamak

Örnek:

He was sent to jail for theft.
Hırsızlıktan hapishaneye gönderildi.

life sentence

/ˈlaɪf ˌsen.təns/

(noun) müebbet hapis, ömür boyu hapis cezası

Örnek:

He received a life sentence for the murder.
Cinayetten dolayı müebbet hapis cezası aldı.

crime

/kraɪm/

(noun) suç, cürüm, ayıp

Örnek:

He was arrested for committing a serious crime.
Ciddi bir suç işlediği için tutuklandı.

eyewitness

/ˈaɪˌwɪt.nəs/

(noun) görgü tanığı

Örnek:

The police interviewed an eyewitness to the robbery.
Polis, soygunun bir görgü tanığı ile görüştü.

criminal

/ˈkrɪm.ə.nəl/

(noun) suçlu, cani;

(adjective) cezai, suçla ilgili

Örnek:

The police arrested the criminal after a long chase.
Polis, uzun bir kovalamacanın ardından suçluyu tutukladı.

offender

/əˈfen.dɚ/

(noun) suçlu, fail, ihlal eden

Örnek:

The police are searching for the offender.
Polis suçluyu arıyor.

drug dealer

/ˈdrʌɡ ˌdiː.lər/

(noun) uyuşturucu satıcısı, torbacı

Örnek:

The police arrested a notorious drug dealer in a raid.
Polis, bir baskında kötü şöhretli bir uyuşturucu satıcısını tutukladı.

fraud

/frɑːd/

(noun) dolandırıcılık, sahtekarlık, dolandırıcı

Örnek:

He was arrested for committing credit card fraud.
Kredi kartı dolandırıcılığı yapmaktan tutuklandı.

gang

/ɡæŋ/

(noun) çete, gang, grup;

(verb) birleşmek, grup oluşturmak

Örnek:

The police arrested several members of the local gang.
Polis, yerel çetenin birkaç üyesini tutukladı.

pickpocket

/ˈpɪkˌpɑː.kɪt/

(noun) yankesici;

(verb) yankesicilik yapmak

Örnek:

Be careful of pickpockets in crowded tourist areas.
Kalabalık turistik bölgelerde yankesicilere dikkat edin.

bombing

/ˈbɑː.mɪŋ/

(noun) bombardıman, bombalama, fiyasko

Örnek:

The city suffered heavy bombing during the war.
Şehir savaş sırasında ağır bombardıman yaşadı.

burglary

/ˈbɝː.ɡlɚ.i/

(noun) hırsızlık, ev soygunu

Örnek:

The police are investigating a burglary that occurred last night.
Polis, dün gece meydana gelen bir hırsızlığı araştırıyor.

drunk driving

/ˌdrʌŋk ˈdraɪ.vɪŋ/

(noun) alkollü araç kullanma, sarhoş sürüş

Örnek:

He was arrested for drunk driving after failing a sobriety test.
Ayıklık testini geçemeyince alkollü araç kullanmaktan tutuklandı.

identity theft

/aɪˈdɛntɪti θɛft/

(noun) kimlik hırsızlığı

Örnek:

She was a victim of identity theft and had her credit cards misused.
Kimlik hırsızlığı mağduruydu ve kredi kartları kötüye kullanıldı.

robbery

/ˈrɑː.bɚ.i/

(noun) soygun, hırsızlık

Örnek:

The bank robbery occurred last night.
Banka soygunu dün gece meydana geldi.

shooting

/ˈʃuː.t̬ɪŋ/

(noun) silahlı saldırı, atış, çekim;

(adjective) keskin, kayan

Örnek:

The police responded to a report of a shooting.
Polis, bir silahlı saldırı ihbarına yanıt verdi.

shoplifting

/ˈʃɑːp.lɪf.tɪŋ/

(noun) mağaza hırsızlığı, çalma;

(verb) mağaza hırsızlığı yapmak, çalmak

Örnek:

She was caught shoplifting a dress from the boutique.
Butikten bir elbise çalarken yakalandı.

terrorism

/ˈter.ər.ɪ.zəm/

(noun) terörizm, terör

Örnek:

The government has vowed to combat terrorism in all its forms.
Hükümet, terörizmle her türlü mücadele edeceğine yemin etti.

vandalism

/ˈvæn.dəl.ɪ.zəm/

(noun) vandallık, tahrip

Örnek:

The city has been experiencing an increase in vandalism.
Şehirde vandallık olaylarında artış yaşanıyor.

violence

/ˈvaɪə.ləns/

(noun) şiddet, kuvvet

Örnek:

The film contains scenes of extreme violence.
Film aşırı şiddet sahneleri içeriyor.

war

/wɔːr/

(noun) savaş, silahlı çatışma, kampanya;

(verb) savaşmak, mücadele etmek

Örnek:

The country has been ravaged by civil war for years.
Ülke yıllardır iç savaşla harap oldu.

break out

/breɪk aʊt/

(phrasal verb) kaçmak, firar etmek, patlak vermek

Örnek:

Three prisoners broke out of the maximum-security prison last night.
Üç mahkum dün gece yüksek güvenlikli hapishaneden kaçtı.

break

/breɪk/

(verb) kırmak, parçalamak, kesmek;

(noun) mola, kesinti, kaçış

Örnek:

The glass will break if you drop it.
Düşürürsen cam kırılır.

hang

/hæŋ/

(verb) asmak, sarkmak, idam etmek;

(noun) duruş, asma şekli

Örnek:

She decided to hang the painting in the living room.
Resmi oturma odasına asmaya karar verdi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren