Avatar of Vocabulary Set B2 - Belaya mı Bulaşmak İstiyorsun?

B2 Seviyesi İçinde B2 - Belaya mı Bulaşmak İstiyorsun? Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B2 Seviyesi' içinde 'B2 - Belaya mı Bulaşmak İstiyorsun?' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

adventurous

/ədˈven.tʃɚ.əs/

(adjective) maceraperest, cesur

Örnek:

She's an adventurous traveler who loves exploring new cultures.
Yeni kültürleri keşfetmeyi seven maceraperest bir gezgin.

alarm

/əˈlɑːrm/

(noun) alarm, zil, endişe;

(verb) endişelendirmek, korkutmak

Örnek:

The fire alarm blared loudly.
Yangın alarmı yüksek sesle çaldı.

alarmed

/əˈlɑːrmd/

(adjective) endişeli, korkmuş

Örnek:

She was alarmed by the sudden noise.
Ani gürültüden endişelendi.

daring

/ˈder.ɪŋ/

(adjective) cesur, gözü pek;

(noun) cesaret, gözü peklik

Örnek:

She made a daring escape from the prison.
Hapishaneden cesur bir kaçış yaptı.

at-risk

/ætˈrɪsk/

(adjective) risk altında, tehlikede

Örnek:

Children from low-income families are often at-risk of academic failure.
Düşük gelirli ailelerden gelen çocuklar genellikle akademik başarısızlık riski altındadır.

risk

/rɪsk/

(noun) risk, tehlike;

(verb) riske atmak, göze almak

Örnek:

Smoking increases the risk of heart disease.
Sigara içmek kalp hastalığı riskini artırır.

critical

/ˈkrɪt̬.ɪ.kəl/

(adjective) eleştirel, kritik, önemli

Örnek:

He received a lot of critical feedback on his performance.
Performansı hakkında çok sayıda eleştirel geri bildirim aldı.

deadly

/ˈded.li/

(adjective) ölümcül, öldürücü, son derece etkili;

(adverb) ölümcül derecede, aşırı derecede

Örnek:

The cobra's venom is deadly.
Kobranın zehri ölümcüldür.

desperate

/ˈdes.pɚ.ət/

(adjective) çaresiz, umutsuz, son çare

Örnek:

He was desperate for a job.
İş için çaresizdi.

offensive

/əˈfen.sɪv/

(adjective) incitici, saldırgan, hücum;

(noun) saldırı, hücum

Örnek:

His remarks were highly offensive to the audience.
Sözleri seyirciye karşı oldukça inciticiydi.

harmless

/ˈhɑːrm.ləs/

(adjective) zararsız, masum

Örnek:

The snake is completely harmless.
Yılan tamamen zararsız.

high-risk

/ˌhaɪˈrɪsk/

(adjective) yüksek riskli, riskli

Örnek:

Investing in startups can be a high-risk venture.
Startup'lara yatırım yapmak yüksek riskli bir girişim olabilir.

low-risk

/ˌloʊˈrɪsk/

(adjective) düşük riskli, az riskli

Örnek:

Investing in government bonds is generally considered a low-risk option.
Devlet tahvillerine yatırım yapmak genellikle düşük riskli bir seçenek olarak kabul edilir.

secure

/səˈkjʊr/

(adjective) sağlam, güvenli, sabit;

(verb) sabitlemek, güvenceye almak, bağlamak

Örnek:

Make sure the ladder is secure before you climb it.
Tırmanmadan önce merdivenin sağlam olduğundan emin olun.

harmful

/ˈhɑːrm.fəl/

(adjective) zararlı, tehlikeli

Örnek:

Smoking is harmful to your health.
Sigara içmek sağlığınız için zararlıdır.

insecure

/ˌɪn.səˈkjʊr/

(adjective) güvensiz, endişeli, sağlam olmayan

Örnek:

She felt insecure about her appearance.
Görünüşü hakkında güvensiz hissediyordu.

sound

/saʊnd/

(noun) ses, gürültü, boğaz;

(verb) ses çıkarmak, çalmak, görünmek;

(adjective) sağlam, sağlıklı, mantıklı;

(adverb) derin, tamamen

Örnek:

The sound of music filled the room.
Müziğin sesi odayı doldurdu.

nasty

/ˈnæs.ti/

(adjective) iğrenç, tatsız, kötü

Örnek:

There's a nasty smell coming from the drains.
Giderlerden kötü bir koku geliyor.

risky

/ˈrɪs.ki/

(adjective) riskli, tehlikeli

Örnek:

Investing in the stock market can be a risky business.
Borsa yatırımı riskli bir iş olabilir.

encounter

/ɪnˈkaʊn.t̬ɚ/

(noun) karşılaşma, rastlaşma;

(verb) karşılaşmak, rastlamak

Örnek:

He had a strange encounter with a wild animal in the forest.
Ormanda vahşi bir hayvanla garip bir karşılaşma yaşadı.

endanger

/ɪnˈdeɪn.dʒɚ/

(verb) tehlikeye atmak, risk altına sokmak

Örnek:

The illegal logging activities endanger the local wildlife.
Yasa dışı ağaç kesme faaliyetleri yerel yaban hayatını tehlikeye atıyor.

harm

/hɑːrm/

(noun) zarar, hasar;

(verb) zarar vermek, hasar vermek

Örnek:

The accident caused him serious harm.
Kaza ona ciddi zarar verdi.

pose

/poʊz/

(verb) teşkil etmek, oluşturmak, poz vermek;

(noun) poz, duruş, numara

Örnek:

The new regulations pose a challenge for small businesses.
Yeni düzenlemeler küçük işletmeler için bir zorluk teşkil ediyor.

threaten

/ˈθret.ən/

(verb) tehdit etmek, tehlike oluşturmak

Örnek:

He threatened to report them to the police.
Onları polise bildirmekle tehdit etti.

happening

/ˈhæp.ən.ɪŋ/

(noun) olay, vukuat;

(adjective) olmakta olan, devam eden

Örnek:

There's a big happening in the town square tonight.
Bu gece şehir meydanında büyük bir olay var.

rescue

/ˈres.kjuː/

(noun) kurtarma;

(verb) kurtarmak

Örnek:

The firefighters performed a daring rescue of the trapped hikers.
İtfaiyeciler mahsur kalan yürüyüşçüleri cesurca kurtardı.

rescuer

/ˈres.kjuː.ɚ/

(noun) kurtarıcı, halaskar

Örnek:

The mountain rescuer helped the lost hiker find his way back.
Dağ kurtarıcısı, kaybolan yürüyüşçünün yolunu bulmasına yardım etti.

threat

/θret/

(noun) tehdit, tehlike

Örnek:

He received a death threat.
Ölüm tehdidi aldı.

out of harm's way

/aʊt əv hɑːrmz weɪ/

(idiom) zarardan uzak, güvende

Örnek:

We need to get these children out of harm's way immediately.
Bu çocukları hemen zarardan uzaklaştırmamız gerekiyor.

offend

/əˈfend/

(verb) incitmek, kırmak, suç işlemek

Örnek:

His rude comments offended everyone in the room.
Kaba yorumları odadaki herkesi incitti.

disturb

/dɪˈstɝːb/

(verb) rahatsız etmek, karıştırmak, endişelendirmek

Örnek:

Please don't disturb me while I'm working.
Lütfen çalışırken beni rahatsız etmeyin.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren