Avatar of Vocabulary Set B2 - Birçok Şekil ve Renkte Gelir!

B2 Seviyesi İçinde B2 - Birçok Şekil ve Renkte Gelir! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B2 Seviyesi' içinde 'B2 - Birçok Şekil ve Renkte Gelir!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

angle

/ˈæŋ.ɡəl/

(noun) açı, bakış açısı;

(verb) açılandırmak, yönlendirmek

Örnek:

The two roads meet at a sharp angle.
İki yol keskin bir açıyla birleşiyor.

curve

/kɝːv/

(noun) eğri, viraj, istatistiksel eğri;

(verb) kıvrılmak, bükülmek

Örnek:

The road has a sharp curve ahead.
Yolun ilerisinde keskin bir viraj var.

form

/fɔːrm/

(noun) şekil, tür, form;

(verb) şekil vermek, oluşturmak, oluşmak

Örnek:

Water can exist in solid, liquid, or gaseous form.
Su katı, sıvı veya gaz halinde bulunabilir.

paleness

/ˈpeɪl.nəs/

(noun) solgunluk, beyazlık

Örnek:

The sudden paleness of her face worried her friends.
Yüzündeki ani solgunluk arkadaşlarını endişelendirdi.

dye

/daɪ/

(noun) boya, renklendirici;

(verb) boyamak, renklendirmek

Örnek:

She used a dark brown dye to color her hair.
Saçını boyamak için koyu kahverengi bir boya kullandı.

curved

/kɝːvd/

(adjective) kavisli, eğri;

(past participle) kavisli, eğri

Örnek:

The road has a sharp curved bend.
Yolun keskin kavisli bir virajı var.

horizontal

/ˌhɔːr.ɪˈzɑːn.t̬əl/

(adjective) yatay;

(noun) yatay, yatay çizgi

Örnek:

Draw a horizontal line across the page.
Sayfanın karşısına yatay bir çizgi çizin.

vertical

/ˈvɝː.t̬ə.kəl/

(adjective) dikey, düşey;

(noun) dikey, düşey çizgi

Örnek:

The pole stood perfectly vertical.
Direk tamamen dikey duruyordu.

parallel

/ˈper.ə.lel/

(adjective) paralel, benzer;

(noun) paralel, benzer;

(verb) paralel olmak, benzer olmak

Örnek:

The two roads run parallel to each other.
İki yol birbirine paralel uzanır.

light-colored

/ˈlaɪtˌkʌlərd/

(adjective) açık renkli, açık renk

Örnek:

She prefers to wear light-colored clothes in summer.
Yazın açık renkli kıyafetler giymeyi tercih eder.

shaped

/ʃeɪpt/

(adjective) şekilli, biçimli;

(past participle) şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş

Örnek:

The artist created a heart-shaped sculpture.
Sanatçı kalp şeklinde bir heykel yarattı.

deep

/diːp/

(adjective) derin, yoğun, kalın;

(adverb) derin, derinlemesine

Örnek:

The well is very deep.
Kuyu çok derin.

blood-red

/ˈblʌd.red/

(adjective) kan kırmızısı

Örnek:

The sunset painted the sky a magnificent blood-red.
Gün batımı gökyüzünü muhteşem bir kan kırmızısına boyadı.

chocolate

/ˈtʃɑːk.lət/

(noun) çikolata, sıcak çikolata, kakao;

(adjective) çikolata rengi, koyu kahverengi

Örnek:

She loves eating dark chocolate.
Bitter çikolata yemeyi çok sever.

coffee

/ˈkɑː.fi/

(noun) kahve, kahve çekirdekleri

Örnek:

I start my day with a cup of hot coffee.
Günüme bir fincan sıcak kahve ile başlarım.

lemon

/ˈlem.ən/

(noun) limon, fiyasko, hurda;

(adjective) limon rengi, açık sarı

Örnek:

She squeezed a lemon into her tea.
Çayına bir limon sıktı.

navy blue

/ˌneɪ.vi ˈbluː/

(adjective) lacivert;

(noun) lacivert

Örnek:

She wore a classic navy blue suit to the interview.
Mülakata klasik bir lacivert takım elbise giydi.

maroon

/məˈruːn/

(noun) bordo, koyu kırmızı;

(verb) terk etmek, mahsur bırakmak

Örnek:

The old car was painted a deep maroon.
Eski araba koyu bordo renge boyanmıştı.

violet

/ˈvaɪə.lət/

(noun) menekşe, mor, menekşe rengi;

(adjective) mor

Örnek:

She planted some beautiful violets in her garden.
Bahçesine güzel menekşeler dikti.

rose

/roʊz/

(noun) gül;

(verb) yükseldi, doğdu

Örnek:

She received a bouquet of red roses for her birthday.
Doğum gününde bir buket kırmızı gül aldı.

cube

/kjuːb/

(noun) küp, kalıp;

(verb) küpünü almak, küp küp doğramak

Örnek:

The children were playing with wooden cubes.
Çocuklar ahşap küplerle oynuyordu.

pentagon

/-t̬ə.ɡɑːn/

(noun) beşgen, Pentagon

Örnek:

The architect designed a building in the shape of a pentagon.
Mimar, beşgen şeklinde bir bina tasarladı.

oval

/ˈoʊ.vəl/

(adjective) oval, yumurta şeklinde;

(noun) oval, yumurta şekli

Örnek:

The table had an oval top.
Masanın oval bir üst kısmı vardı.

pyramid

/ˈpɪr.ə.mɪd/

(noun) piramit

Örnek:

The Great Pyramid of Giza is one of the Seven Wonders of the Ancient World.
Gize'deki Büyük Piramit, Antik Dünyanın Yedi Harikası'ndan biridir.

rectangle

/ˈrek.tæŋ.ɡəl/

(noun) dikdörtgen

Örnek:

The table has a rectangle top.
Masanın dikdörtgen bir üst kısmı var.

sphere

/sfɪr/

(noun) küre, top, alan

Örnek:

The Earth is approximately a sphere.
Dünya yaklaşık olarak bir küredir.

triangle

/ˈtraɪ.æŋ.ɡəl/

(noun) üçgen

Örnek:

The architect used a triangle to measure the angles.
Mimar açıları ölçmek için bir üçgen kullandı.

hollow

/ˈhɑː.loʊ/

(adjective) boş, oyuk, anlamsız;

(noun) çukurluk, küçük vadi, oyuk;

(verb) oymak, kazmak

Örnek:

The tree trunk was hollow inside.
Ağaç gövdesi içi boştu.

pointed

/ˈpɔɪn.t̬ɪd/

(adjective) sivri, uçlu, iğneleyici;

(verb) işaret etti, gösterdi

Örnek:

The pencil had a very pointed tip.
Kalemin ucu çok sivriydi.

steep

/stiːp/

(adjective) dik, sarp, yüksek;

(verb) demlemek, ıslatmak

Örnek:

The mountain path was very steep.
Dağ yolu çok dikti.

level

/ˈlev.əl/

(noun) seviye, düzey, düzlem;

(adjective) düz, yatay;

(verb) düzlemek, tesviye etmek

Örnek:

The water level in the reservoir is low.
Rezervuardaki su seviyesi düşük.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren