Avatar of Vocabulary Set B1 - Sıfatlar 2

B1 Seviyesi İçinde B1 - Sıfatlar 2 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B1 Seviyesi' içinde 'B1 - Sıfatlar 2' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

obvious

/ˈɑːb.vi.əs/

(adjective) açık, belli, aşikar

Örnek:

It was obvious that she was upset.
Üzgün olduğu açıktı.

odd

/ɑːd/

(adjective) garip, tuhaf, tek

Örnek:

She found it odd that he didn't say hello.
Onun merhaba dememesi ona garip geldi.

official

/əˈfɪʃ.əl/

(adjective) resmi, yetkili, onaylı;

(noun) yetkili, memur

Örnek:

The mayor made an official announcement.
Belediye başkanı resmi bir açıklama yaptı.

old-fashioned

/ˌoʊldˈfæʃ.ənd/

(adjective) eski moda, modası geçmiş

Örnek:

She wore an old-fashioned dress to the party.
Partiye eski moda bir elbise giydi.

outdoor

/ˈaʊtˌdɔːr/

(adjective) açık hava, dış mekan

Örnek:

We enjoyed an outdoor concert in the park.
Parkta bir açık hava konserinin tadını çıkardık.

powerful

/ˈpaʊ.ɚ.fəl/

(adjective) güçlü, kuvvetli, etkili

Örnek:

He delivered a powerful speech that moved the audience.
Dinleyicileri etkileyen güçlü bir konuşma yaptı.

previous

/ˈpriː.vi.əs/

(adjective) önceki, evvelki

Örnek:

The previous owner of the house was a musician.
Evin önceki sahibi bir müzisyendi.

primary

/ˈpraɪ.mer.i/

(adjective) birincil, ana, ilk;

(noun) ön seçim, birincil seçim

Örnek:

The primary goal is to reduce costs.
Birincil hedef maliyetleri düşürmektir.

rare

/rer/

(adjective) nadir, ender, az pişmiş

Örnek:

It's rare to see snow in this region.
Bu bölgede kar görmek nadirdir.

relative

/ˈrel.ə.t̬ɪv/

(adjective) göreceli, orantılı, ilgili;

(noun) akraba, aile üyesi

Örnek:

The cost is relative to the quality.
Maliyet kaliteye göre değişir.

rough

/rʌf/

(adjective) pürüzlü, engebeli, sert;

(adverb) kaba, sertçe;

(noun) zorluk, sıkıntı

Örnek:

The old wooden table had a rough surface.
Eski ahşap masanın pürüzlü bir yüzeyi vardı.

scientific

/ˌsaɪ.ənˈtɪf.ɪk/

(adjective) bilimsel

Örnek:

The researchers conducted a scientific study on climate change.
Araştırmacılar iklim değişikliği üzerine bilimsel bir çalışma yürüttüler.

secondary

/ˈsek.ən.der.i/

(adjective) ikincil, tali, ortaöğretim

Örnek:

The primary goal is to finish the project; everything else is secondary.
Birincil hedef projeyi bitirmektir; diğer her şey ikincildir.

sexual

/ˈsek.ʃu.əl/

(adjective) cinsel, eşeyli, erotik

Örnek:

Humans reproduce through sexual reproduction.
İnsanlar cinsel üreme yoluyla çoğalır.

sharp

/ʃɑːrp/

(adjective) keskin, sivri, yoğun;

(adverb) keskin, tam;

(noun) diyez

Örnek:

Be careful, that knife is very sharp.
Dikkat et, o bıçak çok keskin.

silent

/ˈsaɪ.lənt/

(adjective) sessiz, suskun, zımni

Örnek:

The house was completely silent.
Ev tamamen sessizdi.

smooth

/smuːð/

(adjective) pürüzsüz, düzgün, sorunsuz;

(verb) düzeltmek, pürüzsüzleştirmek, gidermek;

(adverb) sorunsuz, akıcı bir şekilde

Örnek:

The stone was worn smooth by the river.
Taş nehir tarafından pürüzsüz hale getirildi.

southern

/ˈsʌð.ɚn/

(adjective) güney, güneydeki, güneye özgü

Örnek:

The house has a large southern exposure.
Evin geniş bir güney cephesi var.

spoken

/ˈspoʊ.kən/

(adjective) sözlü, konuşulan;

(past participle) konuşulmuş, söylenmiş

Örnek:

The agreement was spoken, not written.
Anlaşma sözlüydü, yazılı değildi.

standard

/ˈstæn.dɚd/

(noun) standart, seviye, sancak;

(adjective) standart, normal

Örnek:

The hotel maintains a high standard of service.
Otel yüksek bir hizmet standardı sürdürüyor.

still

/stɪl/

(adverb) hala, yine, yine de;

(adjective) sakin, hareketsiz;

(noun) kare, fotoğraf;

(verb) sakinleştirmek, dindirmek

Örnek:

It's still raining outside.
Dışarıda hala yağmur yağıyor.

suitable

/ˈsuː.t̬ə.bəl/

(adjective) uygun, elverişli

Örnek:

This dress is not suitable for a formal event.
Bu elbise resmi bir etkinlik için uygun değil.

super

/ˈsuː.pɚ/

(adjective) süper, harika;

(adverb) süper, aşırı;

(prefix) süper, üst, ötesinde

Örnek:

We had a super time at the party.
Partide harika zaman geçirdik.

sure

/ʃʊr/

(adjective) kesin, emin, kendinden emin;

(adverb) kesinlikle, gerçekten;

(exclamation) elbette, evet

Örnek:

It's sure to rain later.
Daha sonra kesin yağmur yağacak.

total

/ˈtoʊ.t̬əl/

(noun) toplam, bütün;

(adjective) toplam, tam, bütün;

(verb) toplamı olmak, tutmak

Örnek:

The total cost of the trip was $500.
Gezinin toplam maliyeti 500 dolardı.

unlikely

/ʌnˈlaɪ.kli/

(adjective) olası olmayan, beklenmedik

Örnek:

It's unlikely that he will arrive on time.
Zamanında gelmesi pek olası değil.

upset

/ʌpˈset/

(verb) üzmek, keyfini kaçırmak, devirmek;

(adjective) üzgün, keyifsiz, bozuk;

(noun) sürpriz, bozgun

Örnek:

The news really upset her.
Haber onu gerçekten üzdü.

used

/juːst/

(adjective) alışkın, kullanılmış, ikinci el;

(past participle) kullandı, kullanılmış;

(modal verb) eskiden, önceden

Örnek:

I'm used to waking up early.
Erken kalkmaya alışkınım.

valuable

/ˈvæl.jə.bəl/

(adjective) değerli, kıymetli, faydalı

Örnek:

The antique vase is extremely valuable.
Antika vazo son derece değerli.

western

/ˈwes.tɚn/

(adjective) batı, batılı;

(noun) western

Örnek:

The sun sets in the western sky.
Güneş batı gökyüzünde batar.

written

/ˈrɪt̬.ən/

(adjective) yazılı;

(past participle) yazılmış

Örnek:

Please submit your request in written form.
Lütfen isteğinizi yazılı olarak gönderin.

specific

/spəˈsɪf.ɪk/

(adjective) belirli, spesifik, özgü

Örnek:

Please provide specific examples.
Lütfen belirli örnekler verin.

firm

/fɝːm/

(adjective) sağlam, sert, kararlı;

(noun) firma, şirket;

(verb) sağlamlaştırmak, sertleştirmek

Örnek:

The ground was firm after the rain.
Yağmurdan sonra zemin sağlamdı.

thoughtful

/ˈθɑːt.fəl/

(adjective) düşünceli, nazik, dalmış

Örnek:

It was very thoughtful of you to send flowers.
Çiçek göndermen çok düşünceliydi.

middle

/ˈmɪd.əl/

(noun) orta, merkez, ortası;

(adverb) ortada, merkezde;

(adjective) orta, merkezi

Örnek:

He stood in the middle of the room.
Odanın ortasında duruyordu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren