Avatar of Vocabulary Set A2 - Gerekli Fiiller 1

A2 Seviyesi İçinde A2 - Gerekli Fiiller 1 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'A2 Seviyesi' içinde 'A2 - Gerekli Fiiller 1' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

act

/ækt/

(verb) hareket etmek, davranmak, oyunculuk yapmak;

(noun) eylem, davranış, yasa

Örnek:

It's time to act.
Harekete geçme zamanı.

affect

/əˈfekt/

(verb) etkilemek, tesir etmek, duygulandırmak

Örnek:

The weather will affect our travel plans.
Hava durumu seyahat planlarımızı etkileyecek.

analyze

/ˈæn.əl.aɪz/

(verb) analiz etmek, incelemek

Örnek:

We need to analyze the data carefully before making a decision.
Karar vermeden önce verileri dikkatlice analiz etmemiz gerekiyor.

apply

/əˈplaɪ/

(verb) başvurmak, müracaat etmek, sürmek

Örnek:

You should apply for the job by Friday.
Cuma gününe kadar işe başvurmalısın.

arrange

/əˈreɪndʒ/

(verb) düzenlemek, yerleştirmek, ayarlamak

Örnek:

She arranged the flowers in a vase.
Çiçekleri vazoya yerleştirdi.

avoid

/əˈvɔɪd/

(verb) kaçınmak, sakınmak

Örnek:

She tried to avoid eye contact.
Göz temasından kaçınmaya çalıştı.

beat

/biːt/

(verb) dövmek, vurmak, yenmek;

(noun) ritim, vuruş, atış;

(adjective) bitkin, yorgun

Örnek:

He was severely beaten by the attackers.
Saldırganlar tarafından ağır şekilde dövüldü.

behave

/bɪˈheɪv/

(verb) davranmak, hareket etmek, çalışmak

Örnek:

The children behaved well during the trip.
Çocuklar gezi boyunca iyi davrandılar.

blow

/bloʊ/

(verb) esmek, üflemek, patlatmak;

(noun) esinti, üfleme, darbe

Örnek:

The wind began to blow strongly.
Rüzgar şiddetli bir şekilde esmeye başladı.

boil

/bɔɪl/

(verb) kaynamak, haşlamak, pişirmek;

(noun) çıban, apse

Örnek:

The water began to boil rapidly.
Su hızla kaynamaya başladı.

burn

/bɝːn/

(verb) yanmak, yakmak, ateşle yok etmek;

(noun) yanık, yanma, yakma

Örnek:

The wood burned brightly in the fireplace.
Odun şöminede parlak bir şekilde yandı.

cause

/kɑːz/

(noun) neden, sebep, dava;

(verb) neden olmak, sebep olmak

Örnek:

The heavy rain was the cause of the flood.
Şiddetli yağmur selin nedeniydi.

collect

/kəˈlekt/

(verb) toplamak, biriktirmek, almak;

(noun) kolekt, toplu dua

Örnek:

She likes to collect stamps from different countries.
Farklı ülkelerden pul biriktirmeyi sever.

connect

/kəˈnekt/

(verb) bağlamak, birleştirmek, bağlantı kurmak

Örnek:

Can you connect these two wires?
Bu iki kabloyu bağlayabilir misin?

consider

/kənˈsɪd.ɚ/

(verb) düşünmek, göz önünde bulundurmak, kabul etmek

Örnek:

You should consider all the options before deciding.
Karar vermeden önce tüm seçenekleri göz önünde bulundurmalısın.

control

/kənˈtroʊl/

(noun) kontrol, denetim, kumanda;

(verb) kontrol etmek, yönetmek, kısıtlamak

Örnek:

She has excellent control over her emotions.
Duyguları üzerinde mükemmel bir kontrolü var.

cover

/ˈkʌv.ɚ/

(verb) örtmek, kaplamak, kapsamak;

(noun) kapak, örtü, cover

Örnek:

She used a blanket to cover the sleeping child.
Uyuyan çocuğu örtmek için battaniye kullandı.

depend

/dɪˈpend/

(verb) bağlı olmak, tabi olmak, güvenmek

Örnek:

The success of the project will depend on everyone's cooperation.
Projenin başarısı herkesin işbirliğine bağlı olacak.

destroy

/dɪˈstrɔɪ/

(verb) yok etmek, tahrip etmek, imha etmek

Örnek:

The fire completely destroyed the old building.
Yangın eski binayı tamamen yok etti.

develop

/dɪˈvel.əp/

(verb) geliştirmek, ilerletmek, oluşmak

Örnek:

The company plans to develop new software.
Şirket yeni yazılım geliştirmeyi planlıyor.

disappear

/ˌdɪs.əˈpɪr/

(verb) kaybolmak, ortadan kalkmak, yok olmak

Örnek:

The magician made the rabbit disappear.
Sihirbaz tavşanı yok etti.

dry

/draɪ/

(adjective) kuru, kurak, çorak;

(verb) kurutmak

Örnek:

The clothes are still dry.
Giysiler hala kuru.

exist

/ɪɡˈzɪst/

(verb) var olmak, bulunmak, yaşamak

Örnek:

Does life exist on other planets?
Başka gezegenlerde yaşam var mı?

expect

/ɪkˈspekt/

(verb) beklemek, ummak, talep etmek

Örnek:

I expect him to arrive any minute now.
Onun her an geleceğini bekliyorum.

express

/ɪkˈspres/

(verb) ifade etmek, dile getirmek, ekspres göndermek;

(adjective) ekspres, hızlı, açık;

(noun) ekspres, ekspres tren, ekspres otobüs;

(adverb) ekspres, hızlıca

Örnek:

She wanted to express her gratitude.
Minnettarlığını ifade etmek istedi.

flight

/flaɪt/

(noun) uçuş, sürü, filo

Örnek:

The bird took flight from the branch.
Kuş daldan uçtu.

fix

/fɪks/

(verb) tamir etmek, onarmak, sabitlemek;

(noun) çözüm, tamir, doz

Örnek:

Can you fix my broken chair?
Kırık sandalyemi tamir edebilir misin?

greet

/ɡriːt/

(verb) selamlamak, karşılamak, belirmek

Örnek:

She was there to greet us at the door.
Bizi kapıda karşılamak için oradaydı.

produce

/prəˈduːs/

(verb) üretmek, imal etmek, doğurmak;

(noun) ürünler, tarım ürünleri

Örnek:

The factory produces cars.
Fabrika araba üretir.

look

/lʊk/

(verb) bakmak, aramak, görünmek;

(noun) bakış, görünüş, ifade

Örnek:

She looked at him and smiled.
Ona baktı ve gülümsedi.

carry out

/ˈkær.i aʊt/

(phrasal verb) gerçekleştirmek, yapmak

Örnek:

The team will carry out the experiment next week.
Ekip deneyi gelecek hafta gerçekleştirecek.

stop

/stɑːp/

(noun) durma, son, durak;

(verb) durdurmak, engellemek, durmak

Örnek:

The car came to a sudden stop.
Araba aniden durdu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren