Avatar of Vocabulary Set Dil Becerileri ve Yeterlilik

Dil İçinde Dil Becerileri ve Yeterlilik Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Dil' içinde 'Dil Becerileri ve Yeterlilik' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

accent

/ˈæk.sənt/

(noun) aksan, şive, vurgu;

(verb) vurgulamak, belirginleştirmek

Örnek:

She spoke with a strong French accent.
Güçlü bir Fransız aksanıyla konuştu.

advanced

/ədˈvænst/

(adjective) ileri, gelişmiş, ileri düzey

Örnek:

She is studying advanced mathematics.
İleri matematik okuyor.

articulate

/ɑːrˈtɪk.jə.lət/

(adjective) açık sözlü, anlaşılır;

(verb) ifade etmek, telaffuz etmek, eklem yapmak

Örnek:

She is a very articulate speaker.
Çok açık sözlü bir konuşmacıdır.

aural

/ˈɔːr.əl/

(adjective) işitsel, kulakla ilgili

Örnek:

The concert provided a rich aural experience.
Konser zengin bir işitsel deneyim sundu.

beginner

/bɪˈɡɪn.ɚ/

(noun) başlangıç seviyesindeki, acemi

Örnek:

She is a complete beginner at playing the piano.
Piyano çalma konusunda tam bir acemi.

broad

/brɑːd/

(adjective) geniş, kapsamlı;

(noun) kadın

Örnek:

The river was very broad at this point.
Nehir bu noktada çok genişti.

coherent

/koʊˈhɪr.ənt/

(adjective) tutarlı, mantıklı, anlaşılır

Örnek:

He presented a coherent argument that was easy to follow.
Takip etmesi kolay tutarlı bir argüman sundu.

drill

/drɪl/

(noun) matkap, tatbikat, eğitim;

(verb) delmek, matkapla delmek, eğitmek

Örnek:

He used a power drill to make holes in the wall.
Duvara delik açmak için elektrikli matkap kullandı.

encode

/ɪnˈkoʊd/

(verb) kodlamak, şifrelemek, dönüştürmek

Örnek:

The data was encoded to protect its privacy.
Veriler gizliliğini korumak için kodlandı.

faultless

/ˈfɑːlt.ləs/

(adjective) kusursuz, hatasız, mükemmel

Örnek:

Her performance was absolutely faultless.
Performansı kesinlikle kusursuzdu.

fluency

/ˈfluː.ən.si/

(noun) akıcılık, fasihlik, pürüzsüzlük

Örnek:

Her fluency in French impressed everyone.
Fransızca akıcılığı herkesi etkiledi.

fluent

/ˈfluː.ənt/

(adjective) akıcı, düzgün, akışkan

Örnek:

She is fluent in three languages.
Üç dilde akıcı konuşuyor.

gabble

/ˈɡæb.əl/

(verb) gevezelik etmek, anlaşılmaz konuşmak;

(noun) gevezelik, anlaşılmaz konuşma

Örnek:

She started to gabble nervously when asked about the incident.
Olay hakkında sorulduğunda gergin bir şekilde gevezelik etmeye başladı.

inarticulate

/ˌɪn.ɑːrˈtɪk.jə.lət/

(adjective) anlaşılmaz, ifadesiz, belirsiz

Örnek:

He was so emotional that he became completely inarticulate.
O kadar duygusaldı ki tamamen anlaşılmaz hale geldi.

incomprehensibility

/ˌɪn.kɑːm.prə.hen.səˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) anlaşılmazlık, kavranamazlık

Örnek:

The incomprehensibility of the ancient text made it difficult for scholars to decipher.
Antik metnin anlaşılmazlığı, bilim insanlarının onu çözmesini zorlaştırdı.

incomprehensible

/ɪnˌkɑːm.prəˈhen.sə.bəl/

(adjective) anlaşılmaz, kavranamaz

Örnek:

The instructions were so complex that they were almost incomprehensible.
Talimatlar o kadar karmaşıktı ki neredeyse anlaşılmazdı.

intermediate

/ˌɪn.t̬ɚˈmiː.di.ət/

(adjective) ara, orta;

(noun) aracı, orta seviye

Örnek:

The course is designed for intermediate learners.
Kurs orta seviye öğrenciler için tasarlanmıştır.

listen

/ˈlɪs.ən/

(verb) dinlemek, itaat etmek, kulak vermek

Örnek:

Please listen carefully to the instructions.
Lütfen talimatları dikkatlice dinleyin.

master

/ˈmæs.tɚ/

(noun) efendi, sahip, hakim;

(verb) ustalaşmak, öğrenmek, üstesinden gelmek;

(adjective) usta, uzman

Örnek:

The master of the house greeted his guests.
Ev sahibi misafirlerini karşıladı.

native speaker

/ˌneɪ.tɪv ˈspiː.kər/

(noun) ana dili konuşanı, yerli konuşmacı

Örnek:

She is a native speaker of French.
O, Fransızca ana dili konuşanıdır.

oral

/ˈɔːr.əl/

(adjective) oral, ağızla ilgili, sözlü;

(noun) sözlü sınav, sözlü

Örnek:

She has good oral hygiene.
İyi bir ağız hijyenine sahip.

perfect

/ˈpɝː.fekt/

(adjective) mükemmel, kusursuz, ideal;

(verb) mükemmelleştirmek, kusursuzlaştırmak, geliştirmek

Örnek:

She found the perfect dress for the party.
Parti için mükemmel elbiseyi buldu.

pronunciation

/prəˌnʌn.siˈeɪ.ʃən/

(noun) telaffuz

Örnek:

Her pronunciation of 'schedule' was distinctly American.
'Schedule' kelimesinin telaffuzu belirgin bir şekilde Amerikandı.

reading

/ˈriː.dɪŋ/

(noun) okuma, okuma materyali, okunacaklar;

(verb) okuyan

Örnek:

She enjoys reading in her free time.
Boş zamanlarında okumayı sever.

rusty

/ˈrʌs.ti/

(adjective) paslı, paslanmış, körelmiş

Örnek:

The old car was completely rusty.
Eski araba tamamen paslıydı.

speaking

/ˈspiː.kɪŋ/

(noun) konuşma, hitabet;

(adverb) konuşursak, bahsetmişken

Örnek:

Public speaking can be a challenging skill to master.
Topluluk önünde konuşmak, ustalaşması zor bir beceri olabilir.

stammer

/ˈstæm.ɚ/

(verb) kekelemek, tutukluk yapmak;

(noun) kekemelik, tutukluk

Örnek:

He tends to stammer when he's nervous.
Gergin olduğunda kekelemeye eğilimlidir.

stumble

/ˈstʌm.bəl/

(verb) tökezlemek, sendelemek, kekelemek;

(noun) tökezleme, sendeleme

Örnek:

He began to stumble as he walked through the uneven terrain.
Engebeli arazide yürürken tökezlemeye başladı.

verbal

/ˈvɝː.bəl/

(adjective) sözlü, sözel, fiilsel

Örnek:

He gave a verbal promise.
Sözlü bir söz verdi.

writing

/ˈraɪ.t̬ɪŋ/

(noun) yazı, yazma, eser;

(verb) yazıyor, yazmakta

Örnek:

Her writing is clear and easy to read.
Yazısı açık ve okunması kolay.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren