Avatar of Vocabulary Set Yapı Türleri

Mimarlık ve İnşaat İçinde Yapı Türleri Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Mimarlık ve İnşaat' içinde 'Yapı Türleri' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

church

/tʃɝːtʃ/

(noun) kilise, Kilise, Hristiyanlık

Örnek:

They go to church every Sunday.
Her pazar kiliseye giderler.

booth

/buːθ/

(noun) stand, kulübe, bölme

Örnek:

The artist displayed her paintings in a small booth at the art fair.
Sanatçı resimlerini sanat fuarındaki küçük bir standda sergiledi.

edifice

/ˈed.ə.fɪs/

(noun) yapı, bina, sistem

Örnek:

The ancient edifice stood majestically on the hill.
Antik yapı tepede görkemli bir şekilde duruyordu.

dam

/dæm/

(noun) baraj, set;

(verb) baraj yapmak, set çekmek

Örnek:

The Hoover Dam is a famous landmark.
Hoover Barajı ünlü bir simge yapıdır.

cathedral

/kəˈθiː.drəl/

(noun) katedral

Örnek:

The ancient cathedral stood majestically in the city center.
Antik katedral şehir merkezinde görkemli bir şekilde duruyordu.

stadium

/ˈsteɪ.di.əm/

(noun) stadyum

Örnek:

The concert was held at the city's largest stadium.
Konser şehrin en büyük stadyumunda yapıldı.

windmill

/ˈwɪnd.mɪl/

(noun) yel değirmeni;

(verb) yel değirmeni gibi çevirmek, kollarını savurmak

Örnek:

The old windmill stood majestically on the hill.
Eski yel değirmeni tepede görkemli bir şekilde duruyordu.

outhouse

/ˈaʊt.haʊs/

(noun) dış tuvalet, hela

Örnek:

The old farm had an outhouse behind the barn.
Eski çiftliğin ahırın arkasında bir dış tuvaleti vardı.

shed

/ʃed/

(noun) kulübe, baraka;

(verb) dökmek, atmak, kurtulmak

Örnek:

He keeps his gardening tools in the shed.
Bahçe aletlerini kulübede tutar.

silo

/ˈsaɪ.loʊ/

(noun) silo, izolasyon;

(verb) izole etmek, ayırmak

Örnek:

The farmer filled the silo with corn after the harvest.
Çiftçi hasattan sonra siloyu mısırla doldurdu.

pavilion

/pəˈvɪl.jən/

(noun) köşk, pavyon, çadır

Örnek:

The band played under the large pavilion in the park.
Grup parktaki büyük köşkün altında çaldı.

bridge

/brɪdʒ/

(noun) köprü, burun köprüsü, bağlantı;

(verb) köprü kurmak, birleştirmek, kapatmak

Örnek:

The old stone bridge crosses the river.
Eski taş köprü nehri geçiyor.

skyscraper

/ˈskaɪˌskreɪ.pɚ/

(noun) gökdelen

Örnek:

The city skyline is dominated by towering skyscrapers.
Şehir silüeti, yükselen gökdelenler tarafından domine edilmiştir.

tower

/ˈtaʊ.ɚ/

(noun) kule;

(verb) yükselmek, üstün olmak

Örnek:

The Eiffel Tower is a famous landmark in Paris.
Eyfel Kulesi, Paris'te ünlü bir simgedir.

cooling tower

/ˈkuːlɪŋ ˌtaʊər/

(noun) soğutma kulesi

Örnek:

The nuclear power plant has several large cooling towers.
Nükleer santralin birkaç büyük soğutma kulesi var.

kiosk

/ˈkiː.ɑːsk/

(noun) büfe, kiosk, bilgi kiosku

Örnek:

I bought a newspaper from the kiosk.
Büfeden bir gazete aldım.

monument

/ˈmɑːn.jə.mənt/

(noun) anıt, anıtsal yapı, kalıcı kanıt

Örnek:

The Washington Monument is a famous landmark in the United States.
Washington Anıtı, Amerika Birleşik Devletleri'nde ünlü bir simgedir.

aquarium

/əˈkwer.i.əm/

(noun) akvaryum, deniz yaşamı merkezi

Örnek:

The children loved watching the colorful fish in the aquarium.
Çocuklar akvaryumdaki renkli balıkları izlemeyi çok sevdi.

greenhouse

/ˈɡriːn.haʊs/

(noun) sera

Örnek:

The gardener spent hours tending to the plants in the greenhouse.
Bahçıvan, seradaki bitkilere bakmak için saatler harcadı.

columbarium

/ˌkɑː.ləmˈber.i.əm/

(noun) kolumbaryum, kül mezarı

Örnek:

The family placed their loved one's urn in the new columbarium.
Aile, sevdiklerinin küllerini yeni kolumbaryuma yerleştirdi.

mausoleum

/ˌmɑː.zəˈliː.əm/

(noun) mozole, anıt mezar

Örnek:

The ancient ruler was buried in a grand mausoleum.
Antik hükümdar büyük bir mozoleye gömüldü.

cenotaph

/ˈsen.ə.tɑːf/

(noun) kenotaf, boş mezar anıtı

Örnek:

The city's cenotaph stands as a solemn reminder of those lost in battle.
Şehrin kenotafı, savaşta kaybedilenleri anmak için görkemli bir anıt olarak duruyor.

obelisk

/ˈɑː.bəl.ɪsk/

(noun) obelisk

Örnek:

The ancient Egyptians erected many grand obelisks.
Antik Mısırlılar birçok görkemli obelisk dikti.

tomb

/tuːm/

(noun) mezar, kabir;

(verb) gömmek, defnetmek

Örnek:

The ancient pharaoh's tomb was discovered by archaeologists.
Antik firavunun mezarı arkeologlar tarafından keşfedildi.

temple

/ˈtem.pəl/

(noun) tapınak, şakak

Örnek:

The ancient temple was dedicated to the sun god.
Antik tapınak güneş tanrısına adanmıştı.

woodshed

/ˈwʊd.ʃed/

(noun) odunluk, odun deposu

Örnek:

He stacked the logs neatly in the woodshed.
Odunları düzenli bir şekilde odunluğa istifledi.

barn

/bɑːrn/

(noun) ahır, ambar

Örnek:

The farmer stored his hay in the barn.
Çiftçi samanını ahırda sakladı.

tunnel

/ˈtʌn.əl/

(noun) tünel;

(verb) tünel kazmak, oymak

Örnek:

The train passed through a long tunnel.
Tren uzun bir tünelden geçti.

hothouse

/ˈhɑːt.haʊs/

(noun) sıcak sera, sera, yoğun ortam;

(verb) hızla geliştirmek, yoğunlaştırmak

Örnek:

The orchids thrive in the warm, humid conditions of the hothouse.
Orkideler sıcak seranın sıcak ve nemli koşullarında gelişir.

monolith

/ˈmɑː.nə.lɪθ/

(noun) monolit, tek parça taş, değişime dirençli yapı

Örnek:

The ancient civilization erected a massive monolith in the center of their city.
Antik uygarlık, şehirlerinin merkezine devasa bir monolit dikti.

folly

/ˈfɑː.li/

(noun) aptallık, saçmalık, süs yapısı

Örnek:

It would be folly to ignore his advice.
Onun tavsiyesini görmezden gelmek aptallık olurdu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren