Avatar of Vocabulary Set Temel 1

15. Gün - Sözleşme Müzakereleri İçinde Temel 1 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'15. Gün - Sözleşme Müzakereleri' içinde 'Temel 1' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

proposal

/prəˈpoʊ.zəl/

(noun) teklif, öneri, evlenme teklifi

Örnek:

The committee is reviewing the new budget proposal.
Komite yeni bütçe teklifini inceliyor.

alliance

/əˈlaɪ.əns/

(noun) ittifak, birlik

Örnek:

The two countries formed a military alliance.
İki ülke askeri bir ittifak kurdu.

stipulation

/ˌstɪp.jəˈleɪ.ʃən/

(noun) şart, koşul, hüküm

Örnek:

One of the stipulations of the contract was that the work must be completed by next month.
Sözleşmenin şartlarından biri, işin gelecek aya kadar tamamlanmasıydı.

term

/tɝːm/

(noun) terim, ifade, süre;

(verb) nitelendirmek, adlandırmak

Örnek:

The legal term 'habeas corpus' is often misunderstood.
Hukuki terim 'habeas corpus' genellikle yanlış anlaşılır.

compromise

/ˈkɑːm.prə.maɪz/

(noun) uzlaşma, taviz, tehlikeye atma;

(verb) ödün vermek, tehlikeye atmak, zayıflatmak

Örnek:

After long negotiations, they finally reached a compromise.
Uzun müzakerelerden sonra nihayet bir uzlaşmaya vardılar.

negotiation

/nəˌɡoʊ.ʃiˈeɪ.ʃən/

(noun) müzakere, pazarlık

Örnek:

The negotiations between the two countries are ongoing.
İki ülke arasındaki müzakereler devam ediyor.

agreement

/əˈɡriː.mənt/

(noun) anlaşma, mutabakat, uzlaşma

Örnek:

We reached an agreement on the terms of the contract.
Sözleşme şartları üzerinde bir anlaşmaya vardık.

deadlock

/ˈded.lɑːk/

(noun) çıkmaz, kilitlenme;

(verb) çıkmaza sokmak, kilitlemek

Örnek:

The negotiations reached a deadlock over the budget.
Bütçe konusunda müzakereler çıkmaza girdi.

review

/rɪˈvjuː/

(noun) gözden geçirme, değerlendirme, eleştiri;

(verb) gözden geçirmek, değerlendirmek, eleştirmek

Örnek:

The company conducted a performance review for all employees.
Şirket tüm çalışanlar için bir performans değerlendirmesi yaptı.

contract

/ˈkɑːn.trækt/

(noun) sözleşme, anlaşma;

(verb) daralmak, küçülmek, yakalanmak

Örnek:

They signed a contract for the new house.
Yeni ev için bir sözleşme imzaladılar.

signature

/ˈsɪɡ.nə.tʃɚ/

(noun) imza, ayırt edici özellik, alametifarikası

Örnek:

Please put your signature at the bottom of the form.
Lütfen formun altına imzanızı atın.

originally

/əˈrɪdʒ.ən.əl.i/

(adverb) aslen, başlangıçta, özgün bir şekilde

Örnek:

The house was originally built in 1920.
Ev aslen 1920'de inşa edildi.

direction

/dɪˈrek.ʃən/

(noun) yön, yönetim, talimat

Örnek:

Which direction should we go?
Hangi yöne gitmeliyiz?

initially

/ɪˈnɪʃ.əl.i/

(adverb) başlangıçta, ilk başta

Örnek:

Initially, I was hesitant to take on the project.
Başlangıçta, projeyi üstlenmekte tereddüt ettim.

expire

/ɪkˈspaɪr/

(verb) süresi dolmak, sona ermek, vefat etmek

Örnek:

My passport will expire next year.
Pasaportum gelecek yıl süresi dolacak.

collaborate

/kəˈlæb.ə.reɪt/

(verb) işbirliği yapmak, ortaklaşa çalışmak

Örnek:

They decided to collaborate on a new research paper.
Yeni bir araştırma makalesinde işbirliği yapmaya karar verdiler.

dedicate

/ˈded.ə.keɪt/

(verb) adamak, ithaf etmek, açmak

Örnek:

She decided to dedicate her life to helping others.
Hayatını başkalarına yardım etmeye adamaya karar verdi.

revised

/rɪˈvaɪzd/

(adjective) gözden geçirilmiş, düzeltilmiş

Örnek:

The author published a revised edition of her novel.
Yazar, romanının gözden geçirilmiş bir baskısını yayımladı.

imperative

/ɪmˈper.ə.t̬ɪv/

(adjective) zorunlu, şart, hayati;

(noun) zorunluluk, gereklilik, emir kipi

Örnek:

It is imperative that we act now.
Şimdi harekete geçmemiz şart.

cooperatively

/koʊˈɑː.pɚ.ə.t̬ɪv.li/

(adverb) işbirliği içinde, kooperatif bir şekilde

Örnek:

The team worked cooperatively to finish the project on time.
Ekip, projeyi zamanında bitirmek için işbirliği içinde çalıştı.

commission

/kəˈmɪʃ.ən/

(noun) görev, sipariş, komisyon;

(verb) sipariş vermek, görevlendirmek, hizmete sokmak

Örnek:

He received a commission to paint the mayor's portrait.
Belediye başkanının portresini yapmak için bir sipariş aldı.

omit

/oʊˈmɪt/

(verb) atlamak, çıkarmak, unutmak

Örnek:

Please don't omit any details when you tell the story.
Hikayeyi anlatırken lütfen hiçbir detayı atlamayın.

conflict

/ˈkɑːn.flɪkt/

(noun) çatışma, anlaşmazlık, uyuşmazlık;

(verb) çelişmek, çatışmak, uyuşmamak

Örnek:

There was a lot of conflict between the two brothers.
İki kardeş arasında çok fazla çatışma vardı.

renew

/rɪˈnuː/

(verb) yenilemek, devam etmek, uzatmak

Örnek:

They decided to renew their efforts to find a solution.
Bir çözüm bulma çabalarını yenilemeye karar verdiler.

proficient

/prəˈfɪʃ.ənt/

(adjective) yetkin, usta, becerikli

Örnek:

She is highly proficient in several programming languages.
Birkaç programlama dilinde oldukça yetkindir.

confidentiality

/ˌkɑːn.fə.den.ʃiˈæl.ə.t̬i/

(noun) gizlilik, sır

Örnek:

All patient records are treated with the utmost confidentiality.
Tüm hasta kayıtları azami gizlilikle ele alınır.

dispute

/dɪˈspjuːt/

(noun) anlaşmazlık, tartışma, çekişme;

(verb) tartışmak, itiraz etmek, çekişmek

Örnek:

The border dispute between the two countries escalated.
İki ülke arasındaki sınır anlaşmazlığı tırmandı.

objection

/əbˈdʒek.ʃən/

(noun) itiraz, karşı çıkma

Örnek:

My main objection is the cost.
Ana itirazım maliyet.

define

/dɪˈfaɪn/

(verb) tanımlamak, belirlemek, sınırlarını belirlemek

Örnek:

The dictionary defines 'love' in many ways.
Sözlük 'aşk'ı birçok şekilde tanımlar.

impression

/ɪmˈpreʃ.ən/

(noun) izlenim, taklit, benzetme

Örnek:

My first impression of him was that he was very kind.
Onun hakkındaki ilk izlenimim çok nazik olduğuydu.

security

/səˈkjʊr.ə.t̬i/

(noun) güvenlik, emniyet, koruma

Örnek:

The new alarm system provides enhanced security for the building.
Yeni alarm sistemi bina için gelişmiş güvenlik sağlıyor.

option

/ˈɑːp.ʃən/

(noun) seçenek, alternatif, opsiyon

Örnek:

You have two options: stay or leave.
İki seçeneğiniz var: kalmak ya da gitmek.

proceed

/proʊˈsiːd/

(verb) devam etmek, ilerlemek, hareket etmek

Örnek:

We can now proceed with the plan.
Şimdi planla devam edebiliriz.

modify

/ˈmɑː.də.faɪ/

(verb) değiştirmek, modifiye etmek, nitelemek

Örnek:

The design was modified to include a new safety feature.
Tasarım, yeni bir güvenlik özelliği içerecek şekilde değiştirildi.

narrow

/ˈner.oʊ/

(adjective) dar, sınırlı;

(verb) daraltmak, azaltmak

Örnek:

The road became very narrow as we approached the village.
Köye yaklaştıkça yol çok daraldı.

bid

/bɪd/

(noun) teklif, ihale, girişim;

(verb) teklif vermek, ihale etmek, veda etmek

Örnek:

She made a winning bid for the antique vase.
Antika vazo için kazanan bir teklif verdi.

settle

/ˈset̬.əl/

(verb) çözmek, halletmek, yerleşmek;

(noun) yerleşim, koloni, anlaşma

Örnek:

They decided to settle the dispute out of court.
Anlaşmazlığı mahkeme dışında çözmeye karar verdiler.

terminate

/ˈtɝː.mə.neɪt/

(verb) sonlandırmak, bitirmek, işten çıkarmak

Örnek:

The company decided to terminate the contract.
Şirket sözleşmeyi feshetmeye karar verdi.

challenging

/ˈtʃæl.ɪn.dʒɪŋ/

(adjective) zorlayıcı, meydan okuyucu

Örnek:

Learning a new language can be very challenging.
Yeni bir dil öğrenmek çok zorlayıcı olabilir.

foundation

/faʊnˈdeɪ.ʃən/

(noun) temel, kuruluş, prensip

Örnek:

The house has a strong concrete foundation.
Evin güçlü bir beton temeli var.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren