Avatar of Vocabulary Set 900 Puan

15. Gün - Sözleşme Müzakereleri İçinde 900 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'15. Gün - Sözleşme Müzakereleri' içinde '900 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

it is no wonder (that)

/ɪt ɪz noʊ ˈwʌn.dɚ ðæt/

(idiom) şaşmamalı, hiç de şaşırtıcı değil

Örnek:

It is no wonder that she is so tired after working all night.
Bütün gece çalıştıktan sonra bu kadar yorgun olması hiç de şaşırtıcı değil.

portray

/pɔːrˈtreɪ/

(verb) tasvir etmek, canlandırmak, betimlemek

Örnek:

The artist chose to portray the queen in a regal pose.
Sanatçı, kraliçeyi asil bir duruşla tasvir etmeyi seçti.

reinstall

/ˌriː.ɪnˈstɑːl/

(verb) yeniden kurmak, tekrar takmak, yeniden monte etmek

Örnek:

I had to reinstall the operating system after the crash.
Çökmeden sonra işletim sistemini yeniden kurmak zorunda kaldım.

repave

/ˌriːˈpeɪv/

(verb) yeniden asfaltlamak, yeniden döşemek

Örnek:

The city plans to repave the main street next month.
Belediye önümüzdeki ay ana caddeyi yeniden asfaltlamayı planlıyor.

run the risk of

/rʌn ðə rɪsk ʌv/

(idiom) riskini almak, tehlikesini göze almak

Örnek:

If you don't study, you run the risk of failing the exam.
Eğer çalışmazsan, sınavda başarısız olma riskini alırsın.

think over

/θɪŋk ˈoʊvər/

(phrasal verb) düşünmek, üzerinde düşünmek

Örnek:

I need some time to think over your offer.
Teklifinizi düşünmek için biraz zamana ihtiyacım var.

affiliation

/əˌfɪl.iˈeɪ.ʃən/

(noun) bağlılık, ilişki, üyelik

Örnek:

Her political affiliation is with the Democratic Party.
Siyasi bağlılığı Demokrat Parti'yedir.

arbitration

/ˌɑːr.bəˈtreɪ.ʃən/

(noun) tahkim, arabuluculuk

Örnek:

The union and management agreed to resolve their differences through arbitration.
Sendika ve yönetim, anlaşmazlıklarını tahkim yoluyla çözmeyi kabul etti.

beside the point

/bɪˈsaɪd ðə pɔɪnt/

(idiom) konu dışı, ilgisiz

Örnek:

Whether you like him or not is beside the point; he is still your boss.
Onu sevip sevmemen konu dışı; o hala senin patronun.

foil

/fɔɪl/

(noun) folyo, zıtlık, tamamlayıcı;

(verb) engellemek, bozmak

Örnek:

Wrap the leftovers tightly in aluminum foil.
Artıkları alüminyum folyoya sıkıca sarın.

impartially

/ɪmˈpɑːr.ʃəl.i/

(adverb) tarafsızca, hakkaniyetle

Örnek:

The judge promised to treat both sides impartially.
Yargıç, her iki tarafa da tarafsızca davranacağına söz verdi.

inconclusively

/ˌɪn.kəŋˈkluː.sɪv.li/

(adverb) sonuçsuz bir şekilde, kesin olmayan bir biçimde

Örnek:

The investigation ended inconclusively, leaving many questions unanswered.
Soruşturma sonuçsuz bir şekilde sona erdi ve birçok soruyu cevapsız bıraktı.

omission

/oʊˈmɪʃ.ən/

(noun) eksiklik, ihmal, eksik bırakılan şey

Örnek:

There were several significant omissions from the report.
Raporda birkaç önemli eksiklik vardı.

originate in

/əˈrɪdʒ.ə.neɪt ɪn/

(phrasal verb) -den kaynaklanmak, ortaya çıkmak

Örnek:

Many Christmas traditions originate in Germany.
Pek çok Noel geleneği Almanya'da ortaya çıkmıştır.

preferential treatment

/ˌpref.əˈren.ʃəl ˈtriːt.mənt/

(noun) ayrıcalıklı muamele, torpil

Örnek:

Some people believe that celebrities receive preferential treatment from the police.
Bazı insanlar ünlülerin polisten ayrıcalıklı muamele gördüğüne inanıyor.

recollection

/ˌrek.əˈlek.ʃən/

(noun) anımsama, hatırlama

Örnek:

My earliest recollection is of playing in the garden.
En eski anımsamam bahçede oynamaktır.

reconcile

/ˈrek.ən.saɪl/

(verb) barıştırmak, uzlaştırmak, uyumlu hale getirmek

Örnek:

He tried to reconcile his estranged parents.
Ayrı düşmüş anne babasını barıştırmaya çalıştı.

relinquish

/rɪˈlɪŋ.kwɪʃ/

(verb) vazgeçmek, feragat etmek

Örnek:

He was forced to relinquish control of the company.
Şirketin kontrolünü bırakmak zorunda kaldı.

remembrance

/rɪˈmem.brəns/

(noun) anı, hatıra

Örnek:

She kept the old photograph in remembrance of her grandmother.
Büyükannesinin anılarını yaşatmak için eski fotoğrafı sakladı.

solicit

/səˈlɪs.ɪt/

(verb) istemek, talep etmek, dilemek

Örnek:

The organization is trying to solicit donations for the new community center.
Kuruluş, yeni toplum merkezi için bağış istemeye çalışıyor.

subcontract

/sʌbˈkɑːn.trækt/

(verb) taşeron olarak vermek, alt yüklenmek

Örnek:

The construction company decided to subcontract the electrical work to a specialized firm.
İnşaat şirketi, elektrik işlerini uzman bir firmaya taşeron olarak vermek kararı aldı.

subcontractor

/ˌsʌbˈkɑːn.træk.ɚ/

(noun) alt yüklenici, taşeron

Örnek:

The main builder hired a subcontractor to do the electrical work.
Ana inşaatçı, elektrik işlerini yapması için bir alt yüklenici tuttu.

trustworthy

/ˈtrʌstˌwɝː.ði/

(adjective) güvenilir, itimat edilir

Örnek:

She is a very trustworthy person.
Çok güvenilir bir insan.

commercial relations

/kəˈmɜːr.ʃəl rɪˈleɪ.ʃənz/

(plural noun) ticari ilişkiler

Örnek:

The two countries are working to strengthen their commercial relations.
İki ülke ticari ilişkilerini güçlendirmek için çalışıyor.

credit limit

/ˈkred.ɪt ˌlɪm.ɪt/

(noun) kredi limiti

Örnek:

I cannot buy this laptop because it exceeds my credit limit.
Bu dizüstü bilgisayarı alamam çünkü kredi limitimi aşıyor.

down payment

/ˈdaʊn ˌpeɪ.mənt/

(noun) peşinat, ön ödeme

Örnek:

We made a down payment on the new car.
Yeni araba için peşinat ödedik.

embark

/ɪmˈbɑːrk/

(verb) binmek, gemiye binmek, başlamak

Örnek:

Passengers are requested to embark at gate 3.
Yolcuların 3 numaralı kapıdan uçağa binmeleri rica olunur.

mediation

/ˌmiː.diˈeɪ.ʃən/

(noun) arabuluculuk, hakemlik

Örnek:

The conflict was resolved through the mediation of a neutral third party.
Anlaşmazlık, tarafsız bir üçüncü tarafın arabuluculuğu ile çözüldü.

moderator

/ˈmɑː.də.reɪ.t̬ɚ/

(noun) moderatör, yönetici, çevrimiçi moderatör

Örnek:

The moderator kept the debate fair and orderly.
Moderatör, tartışmayı adil ve düzenli tuttu.

provision

/prəˈvɪʒ.ən/

(noun) sağlama, tedarik, erzak;

(verb) erzak sağlamak, tedarik etmek

Örnek:

The provision of food and shelter was the first priority.
Yiyecek ve barınak sağlama ilk öncelikti.

rocky

/ˈrɑː.ki/

(adjective) kayalık, taşlık, çalkantılı

Örnek:

The path was steep and rocky.
Yol dik ve kayalıktı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren