Avatar of Vocabulary Set 900 Puan

Gün 07 - Pazarlama Stratejisi (1) İçinde 900 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Gün 07 - Pazarlama Stratejisi (1)' içinde '900 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

all-out

/ˈɔlˌaʊt/

(adjective) topyekün, tamamen, bütün gücüyle

Örnek:

The team made an all-out effort to win the championship.
Takım şampiyonluğu kazanmak için topyekün bir çaba gösterdi.

all walks of life

/ɔːl wɔks əv laɪf/

(phrase) hayatın her kesiminden, her türlü insan

Örnek:

The festival attracted visitors from all walks of life.
Festival, hayatın her kesiminden ziyaretçileri çekti.

at a stretch

/æt ə strɛtʃ/

(idiom) aralıksız, bir solukta

Örnek:

He can work for ten hours at a stretch without a break.
On saat aralıksız çalışabilir.

back up

/bæk ˈʌp/

(phrasal verb) yedeklemek, kopyalamak, desteklemek

Örnek:

You should always back up your important files.
Önemli dosyalarınızı her zaman yedeklemelisiniz.

focus group

/ˈfoʊ.kəs ˌɡruːp/

(noun) odak grubu

Örnek:

The company used a focus group to test reactions to their new advertising campaign.
Şirket, yeni reklam kampanyalarına verilen tepkileri test etmek için bir odak grubu kullandı.

misleading

/ˌmɪsˈliː.dɪŋ/

(adjective) yanıltıcı, aldatıcı

Örnek:

The advertisement was highly misleading.
Reklam çok yanıltıcıydı.

capture

/ˈkæp.tʃɚ/

(verb) yakalamak, ele geçirmek, esir almak;

(noun) yakalama, ele geçirme, esir alma

Örnek:

The police managed to capture the suspect after a long chase.
Polis, uzun bir kovalamacanın ardından şüpheliyi yakalamayı başardı.

consolidate

/kənˈsɑː.lə.deɪt/

(verb) birleştirmek, sağlamlaştırmak, pekiştirmek

Örnek:

The company decided to consolidate its operations into one main office.
Şirket, operasyonlarını tek bir ana ofiste birleştirmeye karar verdi.

contend

/kənˈtend/

(verb) mücadele etmek, uğraşmak, iddia etmek

Örnek:

She had to contend with a serious illness.
Ciddi bir hastalıkla mücadele etmek zorunda kaldı.

gauge

/ɡeɪdʒ/

(noun) gösterge, ölçer, çap;

(verb) ölçmek, değerlendirmek, tahmin etmek

Örnek:

The fuel gauge in the car showed that the tank was almost empty.
Arabadaki yakıt göstergesi deponun neredeyse boş olduğunu gösteriyordu.

momentum

/məˈmen.t̬əm/

(noun) ivme, momentum, dinamizm

Örnek:

The car gained momentum as it rolled down the hill.
Araba yokuş aşağı yuvarlanırken ivme kazandı.

recognizable

/ˈrek.əɡ.naɪ.zə.bəl/

(adjective) tanınabilir, fark edilebilir

Örnek:

His voice was instantly recognizable.
Sesi anında tanınabilirdi.

segment

/ˈseɡ.mənt/

(noun) segment, parça, bölüm;

(verb) segmentlere ayırmak, bölmek

Örnek:

The orange was divided into several segments.
Portakal birkaç dilime ayrıldı.

telling

/ˈtel.ɪŋ/

(adjective) anlamlı, önemli, açıklayıcı

Örnek:

Her silence was very telling.
Sessizliği çok anlamlıydı.

confiscation

/ˌkɑːn.fəˈskeɪ.ʃən/

(noun) müsadere, el koyma

Örnek:

The confiscation of illegal goods is a common practice at customs.
Yasa dışı malların müsaderesi gümrükte yaygın bir uygulamadır.

constitute

/ˈkɑːn.stə.tuːt/

(verb) oluşturmak, teşkil etmek, kurmak

Örnek:

Women constitute 70 percent of the student population.
Kadınlar öğrenci nüfusunun yüzde 70'ini oluşturmaktadır.

drive up

/draɪv ʌp/

(phrasal verb) artırmak, yükseltmek, arabayla gelmek

Örnek:

The high demand for housing is expected to drive up prices.
Konut talebinin yüksek olması fiyatları artıracak.

endorsement

/ɪnˈdɔːrs.mənt/

(noun) onay, destek, tasdik

Örnek:

The product received a strong endorsement from a celebrity.
Ürün, bir ünlüden güçlü bir onay aldı.

feasibility study

/ˌfiː.zəˈbɪl.ə.ti ˈstʌd.i/

(noun) fizibilite çalışması, yapılabilirlik etüdü

Örnek:

Before launching the new product, they conducted a thorough feasibility study.
Yeni ürünü piyasaya sürmeden önce kapsamlı bir fizibilite çalışması yaptılar.

intervention

/ˌɪn.t̬ɚˈven.ʃən/

(noun) müdahale, araya girme, müdahale (terapötik)

Örnek:

Early intervention is crucial for children with developmental delays.
Gelişimsel gecikmeleri olan çocuklar için erken müdahale çok önemlidir.

irretrievable

/ˌɪr.əˈtriː.və.bəl/

(adjective) geri döndürülemez, telafisi mümkün olmayan

Örnek:

The damage to the old manuscript was irretrievable.
Eski el yazmasına verilen zarar geri döndürülemezdi.

jeopardize

/ˈdʒep.ɚ.daɪz/

(verb) tehlikeye atmak, riske atmak

Örnek:

His reckless actions could jeopardize the entire mission.
Pervasız eylemleri tüm görevi tehlikeye atabilir.

legible

/ˈledʒ.ə.bəl/

(adjective) okunaklı, anlaşılır

Örnek:

Please make sure your handwriting is legible.
Lütfen el yazınızın okunaklı olduğundan emin olun.

lose ground

/luːz ɡraʊnd/

(idiom) zemin kaybetmek, popülerliğini yitirmek, gerilemek

Örnek:

The company started to lose ground to its competitors.
Şirket rakiplerine karşı zemin kaybetmeye başladı.

public profile

/ˈpʌb.lɪk ˈproʊ.faɪl/

(noun) genel profil, açık profil

Örnek:

You should review your public profile settings to control what information is visible.
Hangi bilgilerin görünür olduğunu kontrol etmek için genel profil ayarlarınızı gözden geçirmelisiniz.

reputable

/ˈrep.jə.t̬ə.bəl/

(adjective) saygın, güvenilir

Örnek:

She works for a highly reputable law firm.
Çok saygın bir hukuk firmasında çalışıyor.

set forth

/set fɔːrθ/

(phrasal verb) yola çıkmak, yola koyulmak, ortaya koymak

Örnek:

They decided to set forth on their adventure early in the morning.
Sabah erkenden maceralarına çıkmaya karar verdiler.

set out

/set aʊt/

(phrasal verb) yola çıkmak, seyahate başlamak, sergilemek

Örnek:

They set out early in the morning to avoid traffic.
Trafikten kaçınmak için sabah erken yola çıktılar.

setback

/ˈset.bæk/

(noun) aksaklık, engel, gerileme

Örnek:

The project suffered a major setback due to funding cuts.
Proje, fon kesintileri nedeniyle büyük bir aksaklık yaşadı.

take a stand against

/teɪk ə stænd əˈɡɛnst/

(idiom) karşı durmak, muhalefet etmek

Örnek:

It's time to take a stand against injustice.
Adaletsizliğe karşı durma zamanı.

underlying

/ˌʌn.dɚˈlaɪ.ɪŋ/

(adjective) temel, altında yatan

Örnek:

The underlying cause of the problem was a lack of communication.
Sorunun temel nedeni iletişim eksikliğiydi.

vanish

/ˈvæn.ɪʃ/

(verb) kaybolmak, yok olmak

Örnek:

The magician made the rabbit vanish.
Sihirbaz tavşanı yok etti.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren