Avatar of Vocabulary Set 800 Puan

Gün 07 - Pazarlama Stratejisi (1) İçinde 800 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Gün 07 - Pazarlama Stratejisi (1)' içinde '800 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

a piece of equipment

/ə piːs əv ɪˈkwɪpmənt/

(phrase) bir ekipman parçası, bir alet

Örnek:

This new camera is a piece of equipment that will greatly improve our photography.
Bu yeni kamera, fotoğrafçılığımızı büyük ölçüde geliştirecek bir ekipman parçasıdır.

all the way

/ɔl ðə weɪ/

(idiom) sonuna kadar, tamamen

Örnek:

She supported him all the way through his difficult journey.
Zorlu yolculuğunda onu sonuna kadar destekledi.

appealing

/əˈpiː.lɪŋ/

(adjective) çekici, cazip, yalvaran

Örnek:

The idea of a long vacation is very appealing to me.
Uzun bir tatil fikri bana çok cazip geliyor.

at once

/ət wʌns/

(adverb) hemen, derhal, aynı anda

Örnek:

Please come here at once.
Lütfen hemen buraya gelin.

definite

/ˈdef.ən.ət/

(adjective) kesin, belirli, açık

Örnek:

We need a definite answer by tomorrow.
Yarına kadar kesin bir cevaba ihtiyacımız var.

distinguish

/dɪˈstɪŋ.ɡwɪʃ/

(verb) ayırt etmek, fark etmek, ünlü yapmak

Örnek:

It's important to distinguish between fact and opinion.
Gerçek ile görüşü ayırt etmek önemlidir.

extraordinary

/ɪkˈstrɔːr.dən.er.i/

(adjective) olağanüstü, sıra dışı, fevkalade

Örnek:

She has an extraordinary talent for music.
Müzik konusunda olağanüstü bir yeteneği var.

good for

/ɡʊd fɔːr/

(phrase) için iyi, yararlı, geçerli

Örnek:

Eating vegetables is good for your health.
Sebze yemek sağlığınız için iyidir.

in bloom

/ɪn bluːm/

(phrase) çiçek açmış, çiçekte

Örnek:

The cherry trees are in bloom right now.
Kiraz ağaçları şu an çiçek açmış durumda.

in reference to

/ɪn ˈref.ər.əns tuː/

(phrase) hakkında, ile ilgili olarak

Örnek:

I am writing in reference to your recent inquiry.
Son sorunuz hakkında yazıyorum.

market stall

/ˈmɑːr.kɪt stɔːl/

(noun) pazar tezgahı, tezgah

Örnek:

She runs a fruit and vegetable market stall every Saturday.
Her cumartesi bir meyve ve sebze pazar tezgahı işletiyor.

mechanism

/ˈmek.ə.nɪ.zəm/

(noun) mekanizma, işleyiş

Örnek:

The clock's intricate mechanism ensures precise timekeeping.
Saatin karmaşık mekanizması hassas zaman tutmayı sağlar.

metropolitan area

/ˌmɛt.rəˈpɑː.lɪ.tən ˈɛr.i.ə/

(noun) metropol alanı, büyükşehir bölgesi

Örnek:

The new public transport system will serve the entire metropolitan area.
Yeni toplu taşıma sistemi tüm metropol alanına hizmet verecek.

national holiday

/ˈnæʃ.nəl ˈhɑː.lə.deɪ/

(noun) ulusal bayram, resmi tatil

Örnek:

Independence Day is a national holiday in many countries.
Bağımsızlık Günü birçok ülkede ulusal bayramdır.

on schedule

/ɑn ˈskɛdʒuːl/

(phrase) tarifeye uygun, zamanında

Örnek:

The train arrived on schedule despite the heavy snow.
Yoğun kar yağışına rağmen tren tarifeye uygun geldi.

over the Internet

/ˈoʊ.vɚ ðə ˈɪn.t̬ɚ.net/

(phrase) internet üzerinden, internetten

Örnek:

You can buy almost anything over the Internet these days.
Bugünlerde hemen hemen her şeyi internet üzerinden satın alabilirsiniz.

preview

/ˈpriː.vjuː/

(noun) önizleme, ön gösterim;

(verb) önizlemek, ön gösterim yapmak

Örnek:

We got a special preview of the new movie.
Yeni filmin özel bir ön gösterimini aldık.

public display

/ˈpʌb.lɪk dɪˈspleɪ/

(noun) halka açık sergi, kamuoyuna gösterim, toplum önünde gösterme

Örnek:

The museum has a new public display of ancient artifacts.
Müzede antik eserlerin yeni bir halka açık sergisi var.

run a campaign

/rʌn ə kæmˈpeɪn/

(phrase) kampanya yürütmek, kampanya yapmak

Örnek:

The candidate decided to run a campaign focused on economic reform.
Aday, ekonomik reformlara odaklanan bir kampanya yürütmeye karar verdi.

serve a customer

/sɜːrv ə ˈkʌs.tə.mər/

(phrase) müşteriyle ilgilenmek, müşteriye hizmet etmek

Örnek:

The waiter is busy serving a customer at the corner table.
Garson, köşe masadaki bir müşteriyle ilgilenmekle meşgul.

spouse

/spaʊs/

(noun) eş, karı, koca;

(verb) evlenmek, eş olmak

Örnek:

Each spouse must sign the document.
Her belgeyi imzalamalıdır.

upside down

/ˌʌp.saɪd ˈdaʊn/

(adverb) baş aşağı, altüst;

(adjective) ters, baş aşağı

Örnek:

The painting was hanging upside down.
Tablo baş aşağı asılıydı.

vending machine

/ˈven.dɪŋ ˌmæʃ.iːn/

(noun) otomat, satış makinesi

Örnek:

I bought a soda from the vending machine.
Otomattan bir soda aldım.

visible

/ˈvɪz.ə.bəl/

(adjective) görünür, belli, belirgin

Örnek:

The moon was clearly visible in the night sky.
Ay gece gökyüzünde açıkça görünüyordu.

as opposed to

/æz əˈpoʊzd tuː/

(phrase) aksine, yerine

Örnek:

We decided to go by train as opposed to flying.
Uçmak yerine trenle gitmeye karar verdik.

boldly

/ˈboʊld.li/

(adverb) cesurca, cüretkarca, kendinden emin bir şekilde

Örnek:

She boldly stated her opinion, even though it was unpopular.
Popüler olmasa da fikrini cesurca dile getirdi.

call on

/kɔːl ɑːn/

(phrasal verb) çağırmak, talep etmek, ziyaret etmek

Örnek:

The teacher decided to call on a student to answer the question.
Öğretmen, soruyu yanıtlaması için bir öğrenciyi çağırmaya karar verdi.

excluding

/ɪkˈskluː.dɪŋ/

(preposition) hariç, dışında;

(adjective) dışlayıcı, hariç tutan

Örnek:

The price is $500, excluding tax.
Fiyat 500 dolar, vergi hariç.

expectancy

/ɪkˈspek.tən.si/

(noun) beklenti, umut, olasılık

Örnek:

There was a general expectancy in the air as the results were about to be announced.
Sonuçlar açıklanmak üzereyken havada genel bir beklenti vardı.

forgetfully

/fərˈɡɛtfəli/

(adverb) unutkanlıkla, dalgınlıkla

Örnek:

She forgetfully left her umbrella on the bus.
Şemsiyesini unutkanlıkla otobüste bıraktı.

noteworthy

/ˈnoʊtˌwɝː.ði/

(adjective) dikkate değer, önemli, kayda değer

Örnek:

Her contributions to the project were particularly noteworthy.
Projeye yaptığı katkılar özellikle dikkate değerdi.

perception

/pɚ-/

(noun) algı, anlayış, yorum

Örnek:

Public perception of the new policy is largely negative.
Yeni politikaya yönelik kamuoyu algısı büyük ölçüde olumsuz.

potentially

/poʊˈten.ʃəl.i/

(adverb) potansiyel olarak, muhtemelen

Örnek:

This new drug could potentially save millions of lives.
Bu yeni ilaç potansiyel olarak milyonlarca hayat kurtarabilir.

randomly

/ˈræn.dəm.li/

(adverb) rastgele, gelişigüzel

Örnek:

He picked a book randomly from the shelf.
Raftan rastgele bir kitap seçti.

suitable

/ˈsuː.t̬ə.bəl/

(adjective) uygun, elverişli

Örnek:

This dress is not suitable for a formal event.
Bu elbise resmi bir etkinlik için uygun değil.

a complete line of

/ə kəmˈpliːt laɪn əv/

(phrase) eksiksiz bir ürün yelpazesi, tam bir ürün serisi

Örnek:

Our store carries a complete line of organic produce.
Mağazamız eksiksiz bir organik ürün yelpazesi sunmaktadır.

accept the offer

/ækˈsɛpt ði ˈɔfər/

(phrase) teklifi kabul etmek

Örnek:

After much consideration, she decided to accept the offer.
Uzun uzun düşündükten sonra teklifi kabul etmeye karar verdi.

astonishingly

/əˈstɑː.nɪ.ʃɪŋ.li/

(adverb) şaşırtıcı derecede, hayret verici bir şekilde

Örnek:

The new technology works astonishingly well.
Yeni teknoloji şaşırtıcı derecede iyi çalışıyor.

be noted for

/bi noʊtɪd fɔr/

(phrase) ile tanınmak, ile bilinmek

Örnek:

The city is noted for its beautiful architecture.
Şehir güzel mimarisiyle tanınır.

claim

/kleɪm/

(verb) iddia etmek, talep etmek, hak iddia etmek;

(noun) iddia, talep, hak

Örnek:

He claims to be a direct descendant of the king.
Kralın doğrudan torunu olduğunu iddia ediyor.

classified ad

/ˈklæs.ɪ.faɪd æd/

(noun) ilan, küçük ilan

Örnek:

I found my old car for sale in the classified ad section.
Eski arabamı ilanlar bölümünde satışta buldum.

compilation

/ˌkɑːm.pəˈleɪ.ʃən/

(noun) derleme, koleksiyon

Örnek:

The album is a compilation of his greatest hits.
Albüm, en büyük hitlerinin bir derlemesidir.

comprehensible

/ˌkɑːm.prəˈhen.sə.bəl/

(adjective) anlaşılır, kavranabilir

Örnek:

The instructions were clear and comprehensible.
Talimatlar açık ve anlaşılırdı.

criticize

/ˈkrɪt̬.ɪ.saɪz/

(verb) eleştirmek, kınamak, analiz etmek

Örnek:

It's easy to criticize others, but harder to offer solutions.
Başkalarını eleştirmek kolaydır, ancak çözüm sunmak daha zordur.

dumping

/ˈdʌm.pɪŋ/

(noun) boşaltma, atık, damping

Örnek:

Illegal dumping of waste is a serious environmental problem.
Yasa dışı atık boşaltma ciddi bir çevre sorunudur.

first priority

/fɜrst praɪˈɔːr.ə.t̬i/

(noun) birinci öncelik, en önemli öncelik

Örnek:

Our first priority is to ensure the safety of all passengers.
Birinci önceliğimiz tüm yolcuların güvenliğini sağlamaktır.

fixed price

/fɪkst praɪs/

(noun) sabit fiyat

Örnek:

The restaurant offers a fixed price menu for lunch.
Restoran öğle yemeği için sabit fiyatlı bir menü sunuyor.

have control over

/hæv kənˈtroʊl ˈoʊ.vɚ/

(phrase) üzerinde kontrol sahibi olmak, denetlemek

Örnek:

Parents should have control over what their children watch on TV.
Ebeveynler, çocuklarının televizyonda ne izledikleri üzerinde kontrol sahibi olmalıdır.

have little chance of

/hæv ˈlɪt.əl tʃæns ʌv/

(phrase) şansı az olmak, ihtimali düşük olmak

Örnek:

The team has little chance of winning the championship this year.
Takımın bu yıl şampiyonluğu kazanma şansı çok düşük.

be in favor of

/bi ɪn ˈfeɪ.vər əv/

(idiom) taraftar olmak, desteklemek

Örnek:

Are you in favor of the new proposal?
Yeni tekliften yana mısınız?

keep A informed of B

/kiːp ə ɪnˈfɔrmd əv biː/

(idiom) birini bir şeyden haberdar etmek, birine bilgi vermek

Örnek:

Please keep me informed of any changes to the schedule.
Lütfen programdaki herhangi bir değişiklikten beni haberdar edin.

make an assessment

/meɪk ən əˈses.mənt/

(collocation) değerlendirme yapmak, tahmin etmek

Örnek:

The committee will make an assessment of the project's feasibility.
Komite, projenin fizibilitesi hakkında bir değerlendirme yapacak.

mediate

/ˈmiː.di.eɪt/

(verb) arabuluculuk yapmak, uzlaştırmak, sağlamak

Örnek:

The UN was asked to mediate in the conflict.
BM'den çatışmada arabuluculuk yapması istendi.

minimize the risk of

/ˈmɪn.ə.maɪz ðə rɪsk ʌv/

(phrase) riskini en aza indirmek, riski minimize etmek

Örnek:

Wearing a seatbelt can minimize the risk of injury in an accident.
Emniyet kemeri takmak, bir kazada yaralanma riskini en aza indirebilir.

modestly

/ˈmɑː.dɪst.li/

(adverb) mütevazı bir şekilde, alçakgönüllülükle, sade bir şekilde

Örnek:

She modestly accepted the award, thanking her team.
Ödülü mütevazı bir şekilde kabul etti, ekibine teşekkür etti.

persistent

/pɚˈsɪs.tənt/

(adjective) ısrarcı, inatçı, sürekli

Örnek:

She was persistent in her efforts to learn English.
İngilizce öğrenme çabalarında ısrarcıydı.

publicity

/pʌbˈlɪs.ə.t̬i/

(noun) tanıtım, reklam, kamuoyu

Örnek:

The scandal generated a lot of negative publicity for the company.
Skandal, şirket için çok fazla olumsuz tanıtım yarattı.

release date

/rɪˈliːs deɪt/

(noun) çıkış tarihi, yayın tarihi

Örnek:

The official release date for the new smartphone is next Friday.
Yeni akıllı telefonun resmi çıkış tarihi önümüzdeki Cuma.

stay competitive

/steɪ kəmˈpɛtɪtɪv/

(phrase) rekabetçi kalmak, rekabet gücünü korumak

Örnek:

To stay competitive, companies must constantly innovate.
Rekabetçi kalmak için şirketler sürekli yenilik yapmalıdır.

striking difference

/ˈstraɪkɪŋ ˈdɪfərəns/

(collocation) çarpıcı fark, belirgin fark

Örnek:

There's a striking difference between their approaches to the problem.
Soruna yaklaşımları arasında çarpıcı bir fark var.

take a long time

/teɪk ə lɔŋ taɪm/

(idiom) uzun sürmek, vakit almak

Örnek:

Learning a new language can take a long time.
Yeni bir dil öğrenmek uzun zaman alabilir.

take action

/teɪk ˈæk.ʃən/

(phrase) harekete geçmek, önlem almak

Örnek:

It's time to take action against climate change.
İklim değişikliğine karşı harekete geçme zamanı.

trademark

/ˈtreɪd.mɑːrk/

(noun) ticari marka, marka;

(verb) ticari marka olarak tescil etmek, markalamak

Örnek:

The company registered its new logo as a trademark.
Şirket yeni logosunu ticari marka olarak tescil ettirdi.

turn to

/tɜːrn tə/

(phrasal verb) başvurmak, yönelmek, başlamak

Örnek:

When she faced difficulties, she always turned to her family for support.
Zorluklarla karşılaştığında, her zaman ailesine başvururdu.

unacceptable

/ˌʌn.əkˈsep.t̬ə.bəl/

(adjective) kabul edilemez, uygunsuz

Örnek:

His behavior was completely unacceptable.
Davranışı tamamen kabul edilemezdi.

verify

/ˈver.ə.faɪ/

(verb) doğrulamak, teyit etmek

Örnek:

Please verify your email address to complete the registration.
Kaydı tamamlamak için lütfen e-posta adresinizi doğrulayın.

with the exception of

/wɪθ ði ɪkˈsep.ʃən əv/

(phrase) hariç, dışında

Örnek:

All the students passed the exam, with the exception of John.
Tüm öğrenciler sınavı geçti, John hariç.

without notice

/wɪˈðaʊt ˈnoʊ.tɪs/

(phrase) haber vermeksizin, ihbarsız

Örnek:

The rules can be changed without notice.
Kurallar haber verilmeksizin değiştirilebilir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren