Avatar of Vocabulary Set 800 Puan

5. Gün - Gizli Silahlar İçinde 800 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'5. Gün - Gizli Silahlar' içinde '800 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

archive

/ˈɑːr.kaɪv/

(noun) arşiv, arşiv binası;

(verb) arşivlemek

Örnek:

The university maintains a vast archive of historical manuscripts.
Üniversite, tarihi el yazmalarının geniş bir arşivini tutmaktadır.

be unwilling to do

/bi ʌnˈwɪl.ɪŋ tu duː/

(phrase) yapmaya isteksiz olmak, yapmak istememek

Örnek:

He was unwilling to do the extra work without pay.
Ödeme almadan fazladan iş yapmaya isteksizdi.

be up late

/bi ʌp leɪt/

(phrase) geç saatlere kadar ayakta kalmak, geç yatmak

Örnek:

I had to be up late to finish my report.
Raporumu bitirmek için geç saatlere kadar ayakta kalmak zorunda kaldım.

blackout

/ˈblæk.aʊt/

(noun) elektrik kesintisi, karartma, bayılma;

(verb) karartmak, yasaklamak

Örnek:

The entire city experienced a sudden blackout last night.
Tüm şehir dün gece ani bir elektrik kesintisi yaşadı.

board meeting

/bɔrd ˈmiːtɪŋ/

(noun) yönetim kurulu toplantısı, kurul toplantısı

Örnek:

The next board meeting is scheduled for Tuesday.
Bir sonraki yönetim kurulu toplantısı Salı günü yapılacak.

board of directors

/bɔrd əv dəˈrɛk.tərz/

(noun) yönetim kurulu, idare heyeti

Örnek:

The board of directors approved the new budget.
Yönetim kurulu yeni bütçeyi onayladı.

cross one's arms

/krɔs wʌnz ɑrmz/

(idiom) kollarını kavuşturmak

Örnek:

She crossed her arms and glared at him, clearly unhappy with his explanation.
Kollarını kavuşturdu ve ona ters ters baktı, açıklamalarından açıkça memnun değildi.

depressing

/dɪˈpres.ɪŋ/

(adjective) moral bozucu, depresif

Örnek:

The news was incredibly depressing.
Haberler inanılmaz derecede moral bozucuydu.

drag

/dræɡ/

(verb) sürüklemek, çekmek, sürüklenmek;

(noun) sürükleme, direnç, drag

Örnek:

She had to drag the heavy suitcase up the stairs.
Ağır bavulu merdivenlerden yukarı sürüklemek zorunda kaldı.

fold in half

/foʊld ɪn hæf/

(phrase) ikiye katlamak

Örnek:

First, fold the piece of paper in half vertically.
Önce kağıdı dikey olarak ikiye katlayın.

fold-up

/ˈfoʊld.ʌp/

(adjective) katlanır, katlanabilir

Örnek:

We bought a fold-up table for the picnic.
Piknik için katlanır bir masa aldık.

frighten

/ˈfraɪ.tən/

(verb) korkutmak, ürkürmek

Örnek:

The sudden noise frightened the baby.
Ani gürültü bebeği korkuttu.

keep going

/kiːp ˈɡoʊ.ɪŋ/

(phrasal verb) devam etmek, sürdürmek

Örnek:

Don't give up, keep going!
Vazgeçme, devam et!

long-term

/ˌlɔŋˈtɜːrm/

(adjective) uzun vadeli, uzun süreli

Örnek:

We need a long-term solution to this problem.
Bu soruna uzun vadeli bir çözüm bulmalıyız.

look up

/lʊk ˈʌp/

(phrasal verb) aramak, bakmak, iyileşmek

Örnek:

I need to look up the meaning of this word in the dictionary.
Bu kelimenin anlamını sözlükten aramam gerekiyor.

look up to

/lʊk ʌp tuː/

(phrasal verb) hayranlık duymak, saygı duymak

Örnek:

Children often look up to their parents.
Çocuklar genellikle ebeveynlerine hayranlık duyar.

make a presentation

/meɪk ə ˌprezənˈteɪʃən/

(collocation) sunum yapmak, takdim etmek

Örnek:

She had to make a presentation to the board of directors.
Yönetim kuruluna bir sunum yapması gerekiyordu.

make a revision

/meɪk ə rɪˈvɪʒ.ən/

(phrase) revizyon yapmak, düzeltmek

Örnek:

The author had to make a revision to the final chapter.
Yazar son bölümde bir düzeltme yapmak zorunda kaldı.

make an error

/meɪk æn ˈer.ɚ/

(phrase) hata yapmak, yanlış yapmak

Örnek:

I think I made an error in the calculations.
Sanırım hesaplamalarda bir hata yaptım.

meet the deadline

/miːt ðə ˈdɛdˌlaɪn/

(phrase) son teslim tarihine yetişmek, süreye uymak

Örnek:

We need to work extra hard to meet the deadline for this report.
Bu raporun son teslim tarihine yetişmek için daha çok çalışmalıyız.

meet the requirements

/mit ðə rɪˈkwaɪərmənts/

(phrase) gereklilikleri karşılamak, şartları yerine getirmek

Örnek:

Applicants must meet the requirements to be considered for the job.
Adayların işe alınabilmesi için gereklilikleri karşılaması gerekir.

mess up

/mes ʌp/

(phrasal verb) berbat etmek, mahvetmek, dağıtmak

Örnek:

I really messed up the presentation.
Sunumu gerçekten berbat ettim.

my schedule doesn't permit it

/maɪ ˈskɛdʒ.uːl ˈdʌz.ənt pərˈmɪt ɪt/

(phrase) programım buna izin vermiyor

Örnek:

I would love to join the committee, but my schedule doesn't permit it at the moment.
Komiteye katılmayı çok isterdim ama şu anda programım buna izin vermiyor.

obvious

/ˈɑːb.vi.əs/

(adjective) açık, belli, aşikar

Örnek:

It was obvious that she was upset.
Üzgün olduğu açıktı.

office supplies

/ˈɔfɪs səˈplaɪz/

(plural noun) ofis malzemeleri, kırtasiye

Örnek:

We need to order more office supplies, we're running low on printer paper.
Daha fazla ofis malzemesi sipariş etmemiz gerekiyor, yazıcı kağıdımız bitiyor.

overlook

/ˌoʊ.vɚˈlʊk/

(verb) gözden kaçırmak, ihmal etmek, görmek;

(noun) seyir terası, gözlem noktası

Örnek:

I think you may have overlooked a key detail in the report.
Rapordaki önemli bir detayı gözden kaçırmış olabilirsiniz.

overnight

/ˌoʊ.vɚˈnaɪt/

(adverb) gece boyunca, bir gecede, aniden;

(adjective) gece, ertesi gün

Örnek:

We stayed overnight at a hotel.
Otelde geceledik.

papers

/ˈpeɪ·pərz/

(plural noun) belgeler, evraklar, makaleler

Örnek:

Please show your identification papers at the border.
Lütfen sınırda kimlik belgelerinizi gösterin.

proofread

/ˈpruːf.riːd/

(verb) redaksiyon yapmak, düzeltmek

Örnek:

I need to proofread this essay before I submit it.
Bu makaleyi göndermeden önce redaksiyon yapmam gerekiyor.

rearrange

/ˌriː.əˈreɪndʒ/

(verb) yeniden düzenlemek, tekrar ayarlamak

Örnek:

We need to rearrange the furniture in the living room.
Oturma odasındaki mobilyaları yeniden düzenlememiz gerekiyor.

recondition

/ˌriː.kənˈdɪʃ.ən/

(verb) yenilemek, bakımdan geçirmek

Örnek:

The mechanic offered to recondition the old engine.
Tamirci eski motoru yenilemeyi teklif etti.

rest one's chin on one's hand

/rɛst wʌnz tʃɪn ɑn wʌnz hænd/

(idiom) çenesini eline dayamak, çenesini eline koymak

Örnek:

She would often rest her chin on her hand while listening to lectures, deep in thought.
Dersleri dinlerken sık sık çenesini eline dayar, derin düşüncelere dalardı.

stool

/stuːl/

(noun) tabure, dışkı, kaka;

(verb) dışkılamak, kaka yapmak

Örnek:

She sat on a small wooden stool.
Küçük bir ahşap tabureye oturdu.

time card

/ˈtaɪm kɑrd/

(noun) mesai kartı, zaman kartı

Örnek:

Please punch your time card when you arrive and when you leave.
Lütfen gelirken ve giderken kartınızı okutun.

wipe

/waɪp/

(verb) silmek, kurulamak, gidermek;

(noun) silme, temizleme

Örnek:

She wiped the counter with a damp cloth.
Tezgahı nemli bir bezle sildi.

work additional hours

/wɜːrk əˈdɪʃ.ən.əl aʊərz/

(phrase) fazladan mesai yapmak, ekstra saat çalışmak

Örnek:

I had to work additional hours to finish the project on time.
Projeyi zamanında bitirmek için fazladan mesai yapmak zorunda kaldım.

work shift

/wɜrk ʃɪft/

(noun) çalışma vardiyası, vardiya

Örnek:

My work shift starts at 9 AM tomorrow.
Benim çalışma vardiyam yarın sabah 9'da başlıyor.

burdensome

/ˈbɝː.dən.səm/

(adjective) külfetli, ağır, zahmetli

Örnek:

The new regulations proved to be quite burdensome for small businesses.
Yeni düzenlemeler küçük işletmeler için oldukça külfetli oldu.

circulate

/ˈsɝː.kjə.leɪt/

(verb) dolaşmak, sirküle etmek, yayılmak

Örnek:

Blood circulates through the body.
Kan vücutta dolaşır.

commend

/kəˈmend/

(verb) takdir etmek, övmek, tavsiye etmek

Örnek:

The police officer was commended for his bravery.
Polis memuru cesaretinden dolayı takdir edildi.

company

/ˈkʌm.pə.ni/

(noun) şirket, firma, arkadaşlık

Örnek:

She works for a large software company.
Büyük bir yazılım şirketinde çalışıyor.

discourage

/dɪˈskɝː.ɪdʒ/

(verb) cesaretini kırmak, vazgeçirmek, engellemek

Örnek:

His parents tried to discourage him from pursuing a career in music.
Ailesi onu müzik kariyeri yapmaktan vazgeçirmeye çalıştı.

distraction

/dɪˈstræk.ʃən/

(noun) dikkat dağıtıcı, oyalanma, dikkat dağınıklığı

Örnek:

Loud music can be a major distraction when you're trying to study.
Yüksek sesli müzik, ders çalışmaya çalışırken büyük bir dikkat dağıtıcı olabilir.

failure

/ˈfeɪ.ljɚ/

(noun) başarısızlık, hüsran, ihmal

Örnek:

The project was a complete failure.
Proje tam bir başarısızlıktı.

followed by

/ˈfɑː.loʊd baɪ/

(phrase) ardından, takiben

Örnek:

The main course was followed by a delicious dessert.
Ana yemeği lezzetli bir tatlı takip etti.

interruption

/ˌɪn.t̬əˈrʌp.ʃən/

(noun) kesinti, araya girme

Örnek:

We had a brief interruption in our power supply.
Elektrik tedarikimizde kısa bir kesinti oldu.

make sure

/meɪk ʃʊr/

(verb) emin olmak, sağlamak

Örnek:

Please make sure all the windows are closed before you leave.
Lütfen ayrılmadan önce tüm pencerelerin kapalı olduğundan emin olun.

mislabeled

/mɪsˈleɪbəld/

(adjective) yanlış etiketlenmiş, yanlış tanımlanmış

Örnek:

The product was mislabeled, showing the wrong ingredients.
Ürün yanlış etiketlenmişti, yanlış içerikleri gösteriyordu.

observant

/əbˈzɝː.vənt/

(adjective) gözlemci, dikkatli, uyanık

Örnek:

She is very observant and rarely misses a detail.
Çok gözlemcidir ve nadiren bir ayrıntıyı kaçırır.

persuade

/pɚˈsweɪd/

(verb) ikna etmek, razı etmek, inandırmak

Örnek:

She tried to persuade him to change his mind.
Onu fikrini değiştirmeye ikna etmeye çalıştı.

proposed

/prəˈpoʊzd/

(adjective) önerilen, teklif edilen;

(verb) önerdi, evlenme teklif etti

Örnek:

The proposed changes to the policy were met with mixed reactions.
Politikadaki önerilen değişiklikler karışık tepkilerle karşılandı.

rephrase

/ˌriːˈfreɪz/

(verb) yeniden ifade etmek, başka kelimelerle söylemek

Örnek:

Could you please rephrase that question? I don't quite understand.
Lütfen o soruyu yeniden ifade edebilir misiniz? Tam olarak anlamadım.

concisely

/kənˈsaɪs.li/

(adverb) kısaca, özlü bir şekilde

Örnek:

Please explain your proposal concisely.
Lütfen teklifinizi kısaca açıklayın.

disapproval

/ˌdɪs.əˈpruː.vəl/

(noun) onaylamama, reddetme

Örnek:

Her parents expressed their strong disapproval of her choice.
Ailesi onun seçimine karşı güçlü bir onaylamama ifade etti.

disapprove

/ˌdɪs.əˈpruːv/

(verb) onaylamamak, kınamak

Örnek:

Her parents disapprove of her choice of career.
Ailesi, kariyer seçimini onaylamıyor.

do A a favor

/duː ə ˈfeɪvər/

(idiom) iyilik yapmak, yardım etmek

Örnek:

Could you do me a favor and pick up my dry cleaning?
Bana bir iyilik yapıp kuru temizlememi alır mısın?

do a good job

/duː ə ɡʊd dʒɑːb/

(idiom) iyi iş çıkarmak, başarıyla tamamlamak

Örnek:

The mechanic really did a good job on my car.
Tamirci arabamda gerçekten iyi iş çıkardı.

draw a distinction between

/drɔː ə dɪˈstɪŋk.ʃən bɪˈtwiːn/

(idiom) ayrım yapmak, ayırt etmek

Örnek:

It is important to draw a distinction between facts and opinions.
Gerçekler ve fikirler arasında bir ayrım yapmak önemlidir.

exposed

/ɪkˈspoʊzd/

(adjective) açıkta, korumasız, ortaya çıkmış

Örnek:

The wires were left exposed after the accident.
Kazadan sonra teller açıkta kaldı.

intensive

/ɪnˈten.sɪv/

(adjective) yoğun, derinlemesine, sıkı

Örnek:

The course provides intensive training in computer programming.
Kurs, bilgisayar programlamada yoğun eğitim sağlar.

problematic

/ˌprɑː.bləˈmæt̬.ɪk/

(adjective) sorunlu, problemli

Örnek:

The new policy is highly problematic for small businesses.
Yeni politika küçük işletmeler için oldukça sorunlu.

project coordinator

/ˈprɑː.dʒekt koʊˈɔːr.də.neɪ.t̬ɚ/

(noun) proje koordinatörü

Örnek:

The project coordinator is responsible for scheduling all the team meetings.
Proje koordinatörü, tüm ekip toplantılarının planlanmasından sorumludur.

project management

/ˈprɑː.dʒekt ˌmæn.ɪdʒ.mənt/

(noun) proje yönetimi

Örnek:

Effective project management is crucial for the success of large-scale initiatives.
Etkili proje yönetimi, büyük ölçekli girişimlerin başarısı için çok önemlidir.

seating capacity

/ˈsiː.t̬ɪŋ kəˈpæs.ə.t̬i/

(noun) oturma kapasitesi, koltuk kapasitesi

Örnek:

The new stadium has a seating capacity of 50,000.
Yeni stadyumun 50.000 kişilik oturma kapasitesi var.

take care of

/teɪk keər əv/

(phrasal verb) bakmak, ilgilenmek, halletmek

Örnek:

Can you take care of my plants while I'm away?
Ben yokken bitkilerime bakabilir misin?

take on

/teɪk ɑːn/

(phrasal verb) üstlenmek, kabul etmek, işe almak

Örnek:

I can't take on any more work right now.
Şu anda daha fazla iş üstlenemem.

tremendous

/trɪˈmen.dəs/

(adjective) muazzam, devasa, çok büyük

Örnek:

They made a tremendous effort to finish the project on time.
Projeyi zamanında bitirmek için muazzam bir çaba sarf ettiler.

under the new management

/ˈʌndər ðə nuː ˈmænɪdʒmənt/

(phrase) yeni yönetim altında

Örnek:

The restaurant has improved significantly under the new management.
Restoran yeni yönetim altında önemli ölçüde gelişti.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren