Avatar of Vocabulary Set 900 Puan

1. Gün - İşsizlikten Kaçış İçinde 900 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'1. Gün - İşsizlikten Kaçış' içinde '900 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

credential

/krɪˈden.ʃəl/

(noun) referans, kimlik bilgisi, yeterlilik

Örnek:

Her academic credentials made her an ideal candidate for the research position.
Akademik referansları onu araştırma pozisyonu için ideal bir aday yaptı.

firsthand

/ˌfɝːstˈhænd/

(adjective) ilk elden, doğrudan;

(adverb) ilk elden, doğrudan

Örnek:

She has firsthand experience with the challenges of starting a business.
İş kurmanın zorlukları konusunda ilk elden deneyime sahip.

hiring committee

/ˈhaɪərɪŋ kəˈmɪti/

(noun) işe alım komitesi, seçici kurul

Örnek:

The hiring committee will interview the final three candidates tomorrow.
İşe alım komitesi yarın son üç adayla mülakat yapacak.

not to mention

/nɑt tu ˈmɛnʃən/

(phrase) üstelik, bahsetmeye gerek yok

Örnek:

The food was delicious, not to mention the excellent service.
Yemekler lezzetliydi, üstelik servis de mükemmeldi.

on occasion

/ɑn əˈkeɪʒən/

(phrase) ara sıra, bazen

Örnek:

We only see them on occasion, usually at family gatherings.
Onları sadece ara sıra, genellikle aile toplantılarında görüyoruz.

overqualified

/ˌoʊ.vɚˈkwɑː.lə.faɪd/

(adjective) aşırı nitelikli, fazla vasıflı

Örnek:

She was told she was overqualified for the entry-level position.
Giriş seviyesi pozisyonu için aşırı nitelikli olduğu söylendi.

screening

/ˈskriː.nɪŋ/

(noun) gösterim, tarama, eleme

Örnek:

There will be a special screening of the documentary tonight.
Bu akşam belgeselin özel bir gösterimi olacak.

lag

/læɡ/

(verb) geride kalmak, yavaşlamak;

(noun) gecikme, süre farkı

Örnek:

He started to lag behind the other runners.
Diğer koşucuların gerisinde kalmaya başladı.

on the waiting list

/ɑn ðə ˈweɪtɪŋ lɪst/

(phrase) bekleme listesinde

Örnek:

We put our names on the waiting list for the new apartment.
Yeni daire için adımızı bekleme listesine yazdırdık.

oriented

/ˈɔːr.i.en.t̬ɪd/

(adjective) odaklı, yönelimli, yönlendirilmiş

Örnek:

The company is very customer-oriented.
Şirket çok müşteri odaklı.

pertaining to

/pərˈteɪnɪŋ tuː/

(phrasal verb) ilişkin, ait

Örnek:

The laws pertaining to property rights are complex.
Mülkiyet haklarına ilişkin yasalar karmaşıktır.

questionably

/ˈkwes.tʃə.nə.bli/

(adverb) şüpheli bir şekilde, tartışmalı olarak

Örnek:

His motives were questionably pure.
Motivasyonları şüpheli bir şekilde saftı.

regularity

/ˌreɡ.jəˈler.ə.t̬i/

(noun) düzenlilik, süreklilik, tekdüzelik

Örnek:

The regularity of his visits was comforting.
Ziyaretlerinin düzenliliği rahatlatıcıydı.

replenish

/rɪˈplen.ɪʃ/

(verb) yenilemek, doldurmak, geri kazandırmak

Örnek:

We need to replenish our supplies after the long trip.
Uzun yolculuktan sonra erzaklarımızı yenilememiz gerekiyor.

simplicity

/sɪmˈplɪs.ə.t̬i/

(noun) sadelik, kolaylık, doğallık

Örnek:

The simplicity of the instructions made it easy to assemble the furniture.
Talimatların sadelik mobilyayı monte etmeyi kolaylaştırdı.

stellar

/ˈstel.ɚ/

(adjective) yıldızsal, yıldızlara ait, muhteşem

Örnek:

The telescope captured stunning images of stellar nurseries.
Teleskop, yıldız oluşum bölgelerinin çarpıcı görüntülerini yakaladı.

versatile

/ˈvɝː.sə.t̬əl/

(adjective) çok yönlü, esnek

Örnek:

She is a versatile artist who can paint, sculpt, and draw.
O, resim yapabilen, heykel yapabilen ve çizebilen çok yönlü bir sanatçıdır.

adept

/əˈdept/

(adjective) usta, becerikli;

(noun) usta, uzman

Örnek:

She is adept at problem-solving.
Problem çözmede ustadır.

against all odds

/əˈɡenst ɔːl ɑːdz/

(idiom) tüm olumsuzluklara rağmen, her şeye rağmen

Örnek:

Against all odds, the small team won the championship.
Tüm olumsuzluklara rağmen, küçük takım şampiyonluğu kazandı.

command

/kəˈmænd/

(noun) emir, komut, kontrol;

(verb) emretmek, komuta etmek, kontrol etmek

Örnek:

The officer gave a clear command to his troops.
Subay, askerlerine net bir emir verdi.

commensurate

/kəˈmen.sjɚ.ət/

(adjective) orantılı, uygun, denk

Örnek:

Salary will be commensurate with experience.
Maaş deneyimle orantılı olacaktır.

computer-literate

/kəmˈpjuːtər ˈlɪtərət/

(adjective) bilgisayar okuryazarı, bilgisayar kullanabilen

Örnek:

All applicants for the administrative assistant position must be computer-literate.
Yönetici asistanı pozisyonu için tüm adayların bilgisayar okuryazarı olması gerekmektedir.

eagerness

/ˈiː.ɡɚ.nəs/

(noun) isteklilik, heves, şevk

Örnek:

Her eagerness to learn new things was inspiring.
Yeni şeyler öğrenme isteği ilham vericiydi.

familiarize oneself with

/fəˈmɪl.i.ə.raɪz wʌnˈsɛlf wɪð/

(phrase) aşina olmak, iyice öğrenmek

Örnek:

Before the trip, you should familiarize yourself with the local customs.
Seyahatten önce yerel geleneklere aşina olmalısınız.

increment

/ˈɪŋ.krə.mənt/

(noun) artış, ekleme, adım;

(verb) artırmak, çoğaltmak, yükseltmek

Örnek:

The software update provides a small increment in performance.
Yazılım güncellemesi performansta küçük bir artış sağlar.

interpersonal skills

/ˌɪn.t̬ɚˈpɝː.sən.əl skɪlz/

(plural noun) kişilerarası beceriler, sosyal beceriler

Örnek:

Good interpersonal skills are essential for teamwork.
İyi kişilerarası beceriler ekip çalışması için çok önemlidir.

mindful

/ˈmaɪnd.fəl/

(adjective) farkında, dikkatli, akılda tutan

Örnek:

We should be mindful of the risks involved.
İlgili risklerin farkında olmalıyız.

preeminent

/priˈem.ə.nənt/

(adjective) üstün, seçkin

Örnek:

She is the preeminent expert in her field.
Kendi alanında üstün bir uzmandır.

preliminary

/prɪˈlɪm.ə.ner.i/

(adjective) ön, hazırlık;

(noun) ön eleme, giriş

Örnek:

The preliminary results of the study are promising.
Çalışmanın ön sonuçları umut verici.

prerequisite

/ˌpriːˈrek.wə.zɪt/

(noun) ön koşul, gereklilik;

(adjective) ön koşul, gerekli

Örnek:

A good understanding of algebra is a prerequisite for this advanced math course.
Cebir konusunda iyi bir anlayış, bu ileri düzey matematik dersi için bir ön koşuldur.

probationer

/proʊˈbeɪ.ʃən.ɚ/

(noun) deneme süresi çalışanı, deneme süresi öğrencisi, şartlı tahliye altındaki kişi

Örnek:

As a new probationer, she had to prove her skills to the company.
Yeni bir deneme süresi çalışanı olarak, şirkete yeteneklerini kanıtlamak zorundaydı.

sternly

/ˈstɝːn.li/

(adverb) sertçe, ciddi bir şekilde

Örnek:

The teacher looked at the misbehaving student sternly.
Öğretmen, yaramaz öğrenciye sertçe baktı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren