Avatar of Vocabulary Set Toplum ve Sosyal Sorunlar

TOEFL için Temel Kelime Bilgisi İçinde Toplum ve Sosyal Sorunlar Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Temel Kelime Bilgisi' içinde 'Toplum ve Sosyal Sorunlar' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

class

/klæs/

(noun) sınıf, ders, kurs;

(verb) sınıflandırmak, kategorize etmek;

(adjective) şık, klas

Örnek:

The teacher greeted the class.
Öğretmen sınıfı selamladı.

aristocracy

/ˌer.əˈstɑː.krə.si/

(noun) aristokrasi, soylular sınıfı, soylu yönetimi

Örnek:

The old aristocracy still held significant power in the region.
Eski aristokrasi bölgede hala önemli bir güce sahipti.

noble

/ˈnoʊ.bəl/

(adjective) asil, soylu, yüce;

(noun) asil, soylu

Örnek:

He was born into a noble family.
Asil bir ailede doğdu.

civil

/ˈsɪv.əl/

(adjective) sivil, medeni, nazik

Örnek:

The government is focused on civil liberties.
Hükümet sivil özgürlüklere odaklanmış durumda.

citizen

/ˈsɪt̬.ə.zən/

(noun) vatandaş, sakin, kentli

Örnek:

Every citizen has the right to vote.
Her vatandaşın oy kullanma hakkı vardır.

status

/ˈsteɪ.t̬əs/

(noun) statü, konum, durum

Örnek:

He achieved high status in the company.
Şirkette yüksek bir statü elde etti.

welfare

/ˈwel.fer/

(noun) refah, esenlik, sosyal yardım

Örnek:

We are concerned about the welfare of the children.
Çocukların refahı konusunda endişeliyiz.

tolerance

/ˈtɑː.lɚ.əns/

(noun) hoşgörü, tolerans, dayanıklılık

Örnek:

Religious tolerance is essential for a peaceful society.
Dini hoşgörü barışçıl bir toplum için esastır.

philanthropy

/fɪˈlæn.θrə.pi/

(noun) hayırseverlik, insanseverlik

Örnek:

His lifelong commitment to philanthropy has helped countless people.
Hayat boyu süren hayırseverlik taahhüdü sayısız insana yardım etti.

sexuality

/ˌsek.ʃuˈæl.ə.t̬i/

(noun) cinsellik, cinsel yönelim, cinsel duygular

Örnek:

The film explores themes of identity and sexuality.
Film, kimlik ve cinsellik temalarını işliyor.

gender

/ˈdʒen.dɚ/

(noun) cinsiyet, toplumsal cinsiyet;

(verb) cinsiyetlendirmek, cinsiyet atamak

Örnek:

The company is committed to promoting gender equality in the workplace.
Şirket, iş yerinde cinsiyet eşitliğini teşvik etmeye kararlıdır.

feminine

/ˈfem.ə.nɪn/

(adjective) kadınsı, dişil, kadın

Örnek:

She has a very gentle and feminine voice.
Çok nazik ve kadınsı bir sesi var.

masculine

/ˈmæs.kjə.lɪn/

(adjective) erkeksi, maskülen, eril

Örnek:

He has a very masculine voice.
Çok erkeksi bir sesi var.

feminism

/ˈfem.ə.nɪ.zəm/

(noun) feminizm

Örnek:

She dedicated her life to the cause of feminism.
Hayatını feminizm davasına adadı.

race

/reɪs/

(noun) yarış, koşu, ırk;

(verb) yarışmak, koşmak, hızla gitmek

Örnek:

She won the 100-meter race.
100 metre yarışını kazandı.

ethnicity

/eθˈnɪs.ə.t̬i/

(noun) etnik köken, etnisite

Örnek:

The census asks about your ethnicity.
Nüfus sayımı etnik kökeninizi sorar.

multicultural

/ˌmʌl.tiˈkʌl.tʃɚ.əl/

(adjective) çok kültürlü

Örnek:

London is a truly multicultural city with people from all over the world.
Londra, dünyanın her yerinden insanlarla gerçekten çok kültürlü bir şehirdir.

global village

/ˌɡloʊbl ˈvɪlɪdʒ/

(noun) küresel köy

Örnek:

The internet has transformed the world into a global village.
İnternet dünyayı bir küresel köye dönüştürdü.

inequality

/ˌɪn.ɪˈkwɑː.lə.t̬i/

(noun) eşitsizlik

Örnek:

There is a growing inequality between the rich and the poor.
Zenginler ve fakirler arasında artan bir eşitsizlik var.

gender gap

/ˈdʒen.dər ˌɡæp/

(noun) cinsiyet farkı, toplumsal cinsiyet açığı

Örnek:

The company is working to close the gender gap in leadership positions.
Şirket, liderlik pozisyonlarındaki cinsiyet farkını kapatmak için çalışıyor.

discriminate

/dɪˈskrɪm.ə.neɪt/

(verb) ayrımcılık yapmak, ayırt etmek, fark etmek

Örnek:

It is illegal to discriminate against someone based on their race or gender.
Birine ırkı veya cinsiyeti nedeniyle ayrımcılık yapmak yasa dışıdır.

diversity

/dɪˈvɝː.sə.t̬i/

(noun) çeşitlilik, farklılık

Örnek:

The city is known for its cultural diversity.
Şehir kültürel çeşitliliği ile tanınır.

superior

/səˈpɪr.i.ɚ/

(adjective) üstün, daha iyi, yüksek;

(noun) üst, amir

Örnek:

She is my superior at work.
O iş yerinde benim üstüm.

inferior

/ɪnˈfɪr.i.ɚ/

(adjective) daha düşük, aşağı, kalitesiz;

(noun) ast, daha düşük rütbeli

Örnek:

This product is inferior to the one we bought last time.
Bu ürün, geçen sefer aldığımızdan daha düşük kalitede.

segregation

/ˌseɡ.rəˈɡeɪ.ʃən/

(noun) ayrım, tecrit, ayrımcılık

Örnek:

The segregation of waste materials is important for recycling.
Atık malzemelerin ayrıştırılması geri dönüşüm için önemlidir.

homelessness

/ˈhoʊm.ləs.nəs/

(noun) evsizlik

Örnek:

The city is working to address the issue of homelessness.
Şehir, evsizlik sorununu çözmek için çalışıyor.

sexism

/ˈsek.sɪ.zəm/

(noun) cinsiyetçilik, cinsiyet ayrımcılığı

Örnek:

The company was accused of widespread sexism in its hiring practices.
Şirket, işe alım uygulamalarında yaygın cinsiyetçilikle suçlandı.

racism

/ˈreɪ.sɪ.zəm/

(noun) ırkçılık

Örnek:

The organization works to combat racism in all its forms.
Kuruluş, ırkçılıkla her türlü biçimde mücadele etmek için çalışıyor.

alcoholism

/ˈæl.kə.hɑː.lɪ.zəm/

(noun) alkolizm

Örnek:

Alcoholism is a serious public health issue.
Alkolizm ciddi bir halk sağlığı sorunudur.

addiction

/əˈdɪk.ʃən/

(noun) bağımlılık

Örnek:

He is struggling with a drug addiction.
Uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele ediyor.

demonstration

/ˌdem.ənˈstreɪ.ʃən/

(noun) gösteri, tanıtım, sunum

Örnek:

The chef gave a cooking demonstration.
Şef bir yemek gösterisi yaptı.

minority

/maɪˈnɔːr.ə.t̬i/

(noun) azınlık, azınlık grubu

Örnek:

Only a small minority of students failed the exam.
Öğrencilerin sadece küçük bir azınlığı sınavda başarısız oldu.

prejudice

/ˈpredʒ.ə.dɪs/

(noun) önyargı, zarar, hasar;

(verb) zedelemek, zarar vermek

Örnek:

It's important to overcome personal prejudice.
Kişisel önyargıları aşmak önemlidir.

starvation

/stɑːrˈveɪ.ʃən/

(noun) açlık, açlıktan ölme

Örnek:

Millions of people face starvation due to the ongoing drought.
Devam eden kuraklık nedeniyle milyonlarca insan açlıkla karşı karşıya.

slum

/slʌm/

(noun) gecekondu, varoş;

(verb) gecekonduda yaşamak, sefil bir hayat sürmek

Örnek:

Many people live in the slums of the city.
Birçok insan şehrin gecekondularında yaşıyor.

shelter

/ˈʃel.t̬ɚ/

(noun) sığınak, barınak, korunak;

(verb) korumak, barındırmak, sığınmak

Örnek:

We sought shelter from the storm in an old barn.
Eski bir ahırda fırtınadan sığınak aradık.

refugee

/ˌref.jʊˈdʒiː/

(noun) mülteci

Örnek:

Thousands of refugees crossed the border seeking safety.
Binlerce mülteci güvenlik arayışıyla sınırı geçti.

community service

/kəˈmjuː.nə.ti ˌsɜːr.vɪs/

(noun) toplum hizmeti, gönüllü çalışma, kamu hizmeti

Örnek:

She dedicates her weekends to community service at the local shelter.
Hafta sonlarını yerel barınakta toplum hizmetine adıyor.

social worker

/ˈsoʊ.ʃəl ˌwɝː.kɚ/

(noun) sosyal hizmet uzmanı, sosyal çalışmacı

Örnek:

The social worker visited the family to check on the children's welfare.
Sosyal hizmet uzmanı, çocukların refahını kontrol etmek için aileyi ziyaret etti.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren