Avatar of Vocabulary Set Fiziksel Engellilik ve Hastalıklar

TOEFL için Temel Kelime Bilgisi İçinde Fiziksel Engellilik ve Hastalıklar Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Temel Kelime Bilgisi' içinde 'Fiziksel Engellilik ve Hastalıklar' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

disability

/ˌdɪs.əˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) engellilik, sakatlık, dezavantaj

Örnek:

She has a permanent disability that affects her mobility.
Hareketliliğini etkileyen kalıcı bir engeli var.

syndrome

/ˈsɪn.droʊm/

(noun) sendrom, davranış kalıbı

Örnek:

Down syndrome is a genetic disorder.
Down sendromu genetik bir hastalıktır.

impairment

/ɪmˈper.mənt/

(noun) bozukluk, hasar, zayıflama

Örnek:

The accident resulted in a permanent visual impairment.
Kaza kalıcı bir görme bozukluğuna neden oldu.

AIDS

/eɪdz/

(abbreviation) AIDS

Örnek:

The global fight against AIDS continues to be a major public health challenge.
AIDS'e karşı küresel mücadele büyük bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor.

asthma

/ˈæz.mə/

(noun) astım

Örnek:

She has suffered from asthma since childhood.
Çocukluğundan beri astım hastası.

cancer

/ˈkæn.sɚ/

(noun) kanser, Yengeç, Yengeç burcu

Örnek:

She is undergoing treatment for lung cancer.
Akciğer kanseri tedavisi görüyor.

cholera

/ˈkɑː.lɚ.ə/

(noun) kolera

Örnek:

The village suffered a severe outbreak of cholera due to contaminated water.
Köy, kirli su nedeniyle ciddi bir kolera salgını yaşadı.

plague

/pleɪɡ/

(noun) veba, salgın, felaket;

(verb) rahatsız etmek, eziyet etmek

Örnek:

The Black Death was a devastating plague that swept across Europe in the 14th century.
Kara Veba, 14. yüzyılda Avrupa'yı kasıp kavuran yıkıcı bir veba idi.

measles

/ˈmiː.zəlz/

(noun) kızamık

Örnek:

The child developed a high fever and a rash, indicating measles.
Çocukta yüksek ateş ve döküntü gelişti, bu da kızamık olduğunu gösteriyordu.

diabetes

/ˌdaɪ.əˈbiː.t̬iːz/

(noun) diyabet, şeker hastalığı

Örnek:

She was diagnosed with type 2 diabetes last year.
Geçen yıl kendisine tip 2 diyabet teşhisi konuldu.

chickenpox

/ˈtʃɪk.ɪn.pɑːks/

(noun) suçiçeği

Örnek:

My son caught chickenpox from his classmate.
Oğlum sınıf arkadaşından suçiçeği kaptı.

Covid-19

/ˌkoʊ.vɪd ˈnaɪn.tiːn/

(noun) COVID-19, koronavirüs

Örnek:

The COVID-19 pandemic caused widespread disruption globally.
COVID-19 pandemisi dünya genelinde yaygın aksaklıklara neden oldu.

seasickness

/ˈsiː.sɪk.nəs/

(noun) deniz tutması

Örnek:

She always gets seasickness when traveling by ferry.
Feribotla seyahat ederken her zaman deniz tutması yaşar.

stroke

/stroʊk/

(noun) vuruş, darbe, felç;

(verb) okşamak, sıvazlamak, vurmak

Örnek:

He delivered a powerful stroke with his tennis racket.
Tenis raketiyle güçlü bir vuruş yaptı.

heart attack

/ˈhɑːrt əˌtæk/

(noun) kalp krizi, miyokard enfarktüsü

Örnek:

He suffered a heart attack while jogging in the park.
Parkta koşarken kalp krizi geçirdi.

infection

/ɪnˈfek.ʃən/

(noun) enfeksiyon, bulaşma, enfeksiyon hastalığı

Örnek:

The doctor prescribed antibiotics to treat the bacterial infection.
Doktor, bakteriyel enfeksiyonu tedavi etmek için antibiyotik reçete etti.

shock

/ʃɑːk/

(noun) şok, şaşkınlık, elektrik çarpması;

(verb) şok etmek, şaşırtmak

Örnek:

The news of his death came as a complete shock.
Ölüm haberi tam bir şok etkisi yarattı.

genetic

/dʒəˈnet̬.ɪk/

(adjective) genetik

Örnek:

The disease has a strong genetic component.
Hastalığın güçlü bir genetik bileşeni var.

fatal

/ˈfeɪ.t̬əl/

(adjective) ölümcül, feci, felaketle sonuçlanan

Örnek:

The accident resulted in a fatal injury.
Kaza ölümcül bir yaralanmayla sonuçlandı.

disabled

/dɪˈseɪ.bəld/

(adjective) engelli;

(verb) engelli bırakmak, işlevsiz hale getirmek, devre dışı bırakmak

Örnek:

The building has ramps for disabled access.
Binada engelli erişimi için rampalar bulunmaktadır.

handicap

/ˈhæn.dɪ.kæp/

(noun) dezavantaj, engel, handikap;

(verb) dezavantajlı duruma düşürmek, engellemek, handikap vermek

Örnek:

His lack of experience was a significant handicap in the job interview.
Deneyim eksikliği, iş görüşmesinde önemli bir dezavantajdı.

deafness

/ˈdef.nəs/

(noun) sağırlık, işitme kaybı

Örnek:

She has suffered from partial deafness since childhood.
Çocukluğundan beri kısmi sağırlık çekiyor.

blindness

/ˈblaɪnd.nəs/

(noun) körlük, cahillik

Örnek:

She has suffered from congenital blindness since birth.
Doğuştan körlük çekiyor.

tuberculosis

/tuːˌbɝː.kjəˈloʊ.sɪs/

(noun) tüberküloz, verem

Örnek:

The patient was diagnosed with tuberculosis.
Hastaya tüberküloz teşhisi konuldu.

special needs

/ˈspeʃ.əl niːdz/

(plural noun) özel gereksinimler

Örnek:

The school provides excellent support for children with special needs.
Okul, özel gereksinimli çocuklar için mükemmel destek sağlıyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren