Avatar of Vocabulary Set Tavsiye ve Karar

TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi İçinde Tavsiye ve Karar Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi' içinde 'Tavsiye ve Karar' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

admonish

/ədˈmɑː.nɪʃ/

(verb) uyarmak, azarlamak, nasihat etmek

Örnek:

The teacher had to admonish the students for talking during the lecture.
Öğretmen, ders sırasında konuşan öğrencileri uyarmak zorunda kaldı.

commend

/kəˈmend/

(verb) takdir etmek, övmek, tavsiye etmek

Örnek:

The police officer was commended for his bravery.
Polis memuru cesaretinden dolayı takdir edildi.

contemplate

/ˈkɑːn.t̬əm.pleɪt/

(verb) seyretmek, düşünmek, tasarlamak

Örnek:

He sat for a long time contemplating the painting.
Uzun süre resmi seyrederek oturdu.

deliberate

/dɪˈlɪb.ɚ.ət/

(adjective) kasıtlı, bilinçli, düşünceli;

(verb) müzakere etmek, düşünmek

Örnek:

The fire was a result of deliberate arson.
Yangın kasıtlı kundaklama sonucuydu.

edify

/ˈed.ə.faɪ/

(verb) aydınlatmak, bilgilendirmek

Örnek:

The teacher hoped her speech would edify the students.
Öğretmen, konuşmasının öğrencileri aydınlatacağını umuyordu.

enjoin

/ɪnˈdʒɔɪn/

(verb) emretmek, buyurmak, tavsiye etmek

Örnek:

The doctor enjoined him to get more rest.
Doktor ona daha fazla dinlenmesini emretti.

expostulate

/ɪkˈspɑːs.tʃə.leɪt/

(verb) itiraz etmek, karşı çıkmak

Örnek:

He expostulated with the referee about the unfair decision.
Hakeme haksız karar hakkında itiraz etti.

heed

/hiːd/

(verb) kulak vermek, dikkate almak;

(noun) dikkat, özen

Örnek:

He failed to heed the warnings.
Uyarılara kulak asmadı.

hustle

/ˈhʌs.əl/

(verb) itmek, kakalamak, çok çalışmak;

(noun) koşturmaca, telaş

Örnek:

He was hustled out of the building by security.
Güvenlik tarafından binadan itilerek çıkarıldı.

remonstrate

/rɪˈmɑːn.streɪt/

(verb) itiraz etmek, protesto etmek

Örnek:

He remonstrated with the police about his arrest.
Tutuklanması hakkında polise şiddetle itiraz etti.

opt

/ɑːpt/

(verb) seçmek, tercih etmek

Örnek:

You can opt for a refund or a replacement.
Para iadesi veya değişim seçeneğini kullanabilirsiniz.

proffer

/ˈprɑː.fɚ/

(verb) sunmak, teklif etmek;

(noun) teklif, öneri

Örnek:

He proffered his hand in greeting.
Selamlaşmak için elini uzattı.

procrastinate

/proʊˈkræs.tə.neɪt/

(verb) ertelemek, oyalamak

Örnek:

I always procrastinate when it comes to doing my taxes.
Vergilerimi yapmaya gelince hep erteliyorum.

waver

/ˈweɪ.vɚ/

(verb) tereddüt etmek, sarsılmak, bocalama

Örnek:

He started to waver on his decision to move abroad.
Yurt dışına taşınma kararında tereddüt etmeye başladı.

resolve

/rɪˈzɑːlv/

(verb) çözmek, halletmek, karar vermek;

(noun) kararlılık, azim

Örnek:

We need to resolve this issue quickly.
Bu sorunu hızla çözmemiz gerekiyor.

consultancy

/kənˈsʌl.tən.si/

(noun) danışmanlık, danışmanlık seansı, danışma süresi

Örnek:

She works for a management consultancy firm.
Bir yönetim danışmanlık firmasında çalışıyor.

disincentive

/ˌdɪs.ɪnˈsen.t̬ɪv/

(noun) caydırıcı, engel

Örnek:

High taxes can be a disincentive to investment.
Yüksek vergiler yatırım için bir caydırıcı unsur olabilir.

mentor

/ˈmen.tɔːr/

(noun) mentor, akıl hocası;

(verb) mentorluk yapmak, rehberlik etmek

Örnek:

She found a great mentor who guided her through her career.
Kariyeri boyunca ona rehberlik eden harika bir mentor buldu.

mentee

/menˈtiː/

(noun) menti, danışan, öğrenci

Örnek:

The experienced engineer took on a new mentee to guide through the project.
Deneyimli mühendis, projede rehberlik etmek üzere yeni bir menti aldı.

sermon

/ˈsɝː.mən/

(noun) vaaz, hutbe, nutuk

Örnek:

The pastor delivered a powerful sermon on forgiveness.
Papaz, affetme üzerine güçlü bir vaaz verdi.

steer

/stɪr/

(verb) yönlendirmek, idare etmek, rehberlik etmek;

(noun) dana, boğa

Örnek:

He managed to steer the car around the corner.
Arabayı köşeyi dönerek yönlendirmeyi başardı.

veto

/ˈviː.t̬oʊ/

(noun) veto, veto hakkı;

(verb) veto etmek, reddetmek

Örnek:

The President exercised his veto power on the new bill.
Başkan yeni yasa tasarısı üzerinde veto yetkisini kullandı.

volition

/vəˈlɪʃ.ən/

(noun) irade, istek

Örnek:

He signed the contract of his own volition.
Sözleşmeyi kendi isteğiyle imzaladı.

ambivalent

/æmˈbɪv.ə.lənt/

(adjective) kararsız, çelişik

Örnek:

She felt ambivalent about her career choice.
Kariyer seçimi konusunda kararsız hissediyordu.

fuzzy

/ˈfʌz.i/

(adjective) tüylü, bulanık, belirsiz

Örnek:

The kitten had soft, fuzzy fur.
Yavru kedinin yumuşak, tüylü kürkü vardı.

incisive

/ɪnˈsaɪ.sɪv/

(adjective) keskin, nüfuz edici, derinlemesine

Örnek:

Her incisive comments cut through the confusion.
Onun keskin yorumları kafa karışıklığını giderdi.

indeterminate

/ˌɪn.dɪˈtɝː.mɪ.nət/

(adjective) belirsiz, saptanamayan

Örnek:

The date of the trial is still indeterminate.
Duruşma tarihi hâlâ belirsiz.

inexpedient

/ˌɪn.ɪkˈspiː.di.ənt/

(adjective) uygunsuz, elverişsiz

Örnek:

It would be inexpedient to raise taxes at this time.
Şu anda vergileri artırmak uygunsuz olacaktır.

irresolute

/ɪˈrez.əl.uːt/

(adjective) kararsız, tereddütlü

Örnek:

He remained irresolute, unable to decide which path to take.
Hangi yolu seçeceğine karar veremeyerek kararsız kaldı.

unanimous

/juːˈnæn.ə.məs/

(adjective) oybirliğiyle, tek sesli

Örnek:

The jury reached a unanimous verdict.
Jüri oybirliğiyle bir karara vardı.

undisputed

/ˌʌn.dɪˈspjuː.t̬ɪd/

(adjective) tartışmasız, kesin, şüphesiz

Örnek:

He is the undisputed champion of the boxing world.
Boks dünyasının tartışmasız şampiyonu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren