Avatar of Vocabulary Set Hastalık ve Patoloji

SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi İçinde Hastalık ve Patoloji Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi' içinde 'Hastalık ve Patoloji' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

benign

/bɪˈnaɪn/

(adjective) iyi huylu, nazik

Örnek:

He has a benign smile.
İyi huylu bir gülümsemesi var.

malignant

/məˈlɪɡ.nənt/

(adjective) malign, kötü niyetli

Örnek:

He developed a malignant tumor that spread rapidly.
Hızla yayılan malign bir tümör geliştirdi.

latent

/ˈleɪ.tənt/

(adjective) gizli, latent, uykuda olan

Örnek:

He has a latent talent for music that he hasn't explored yet.
Henüz keşfetmediği gizli bir müzik yeteneği var.

chronic

/ˈkrɑː.nɪk/

(adjective) kronik, sürekli, alışkanlık haline gelmiş

Örnek:

She suffers from chronic back pain.
Kronik sırt ağrısı çekiyor.

syndrome

/ˈsɪn.droʊm/

(noun) sendrom, davranış kalıbı

Örnek:

Down syndrome is a genetic disorder.
Down sendromu genetik bir hastalıktır.

affliction

/əˈflɪk.ʃən/

(noun) acı, hastalık, felaket

Örnek:

The country was plagued by the affliction of war.
Ülke savaşın felaketiyle boğuşuyordu.

ailment

/ˈeɪl.mənt/

(noun) rahatsızlık, hastalık, dert

Örnek:

She suffered from a minor stomach ailment.
Hafif bir mide rahatsızlığı vardı.

prognosis

/prɑːɡˈnoʊ.sɪs/

(noun) prognoz, hastalık seyri tahmini, gelecek tahmini

Örnek:

The doctor gave a good prognosis for her recovery.
Doktor, iyileşmesi için iyi bir prognoz verdi.

contagion

/kənˈteɪ.dʒən/

(noun) bulaşma, enfeksiyon, yayılma

Örnek:

The rapid spread of the virus highlighted the dangers of contagion.
Virüsün hızlı yayılması bulaşma tehlikelerini vurguladı.

epidemic

/ˌep.əˈdem.ɪk/

(noun) salgın, epidemi, hızlı yayılma;

(adjective) salgın, yaygın

Örnek:

The city is facing an epidemic of flu cases.
Şehir, grip vakaları salgınıyla karşı karşıya.

life-threatening

/ˈlaɪfˌθret.nɪŋ/

(adjective) hayatı tehdit eden, ölümcül

Örnek:

He suffered a life-threatening injury in the accident.
Kazada hayatı tehdit eden bir yara aldı.

asymptomatic

/ˌeɪ.sɪmp.təˈmæt̬.ɪk/

(adjective) asemptomatik, belirtisiz

Örnek:

Many people infected with the virus remain asymptomatic.
Virüsle enfekte olan birçok kişi asemptomatik kalır.

inflammation

/ˌɪn.fləˈmeɪ.ʃən/

(noun) iltihap, enflamasyon

Örnek:

The doctor diagnosed inflammation in her knee.
Doktor dizinde iltihap teşhisi koydu.

glaucoma

/ɡlaʊˈkoʊ.mə/

(noun) glokom, göz tansiyonu

Örnek:

Early detection of glaucoma is crucial for preventing vision loss.
Glokomun erken teşhisi, görme kaybını önlemek için çok önemlidir.

sepsis

/ˈsep.sɪs/

(noun) sepsis, kan zehirlenmesi

Örnek:

Early diagnosis and treatment of sepsis are crucial for survival.
Sepsisin erken teşhisi ve tedavisi hayatta kalmak için çok önemlidir.

fatty liver

/ˈfæt̬.i ˈlɪv.ɚ/

(noun) karaciğer yağlanması

Örnek:

He was diagnosed with fatty liver after a routine checkup.
Rutin bir kontrolden sonra kendisine karaciğer yağlanması teşhisi konuldu.

allergy

/ˈæl.ɚ.dʒi/

(noun) alerji

Örnek:

She has a severe allergy to peanuts.
Fıstığa karşı şiddetli bir alerjisi var.

concussion

/kənˈkʌʃ.ən/

(noun) beyin sarsıntısı

Örnek:

The football player suffered a severe concussion after the tackle.
Futbolcu, müdahale sonrası ciddi bir beyin sarsıntısı geçirdi.

autism

/ˈɑː.tɪ.zəm/

hypertension

/ˌhaɪ.pɚˈten.ʃən/

(noun) hipertansiyon, yüksek tansiyon

Örnek:

Regular exercise can help manage hypertension.
Düzenli egzersiz hipertansiyonu yönetmeye yardımcı olabilir.

tuberculosis

/tuːˌbɝː.kjəˈloʊ.sɪs/

(noun) tüberküloz, verem

Örnek:

The patient was diagnosed with tuberculosis.
Hastaya tüberküloz teşhisi konuldu.

cystic fibrosis

/ˌsɪs.tɪk faɪˈbroʊ.sɪs/

(noun) kistik fibrozis

Örnek:

Early diagnosis of cystic fibrosis is crucial for effective management.
Kistik fibrozisin erken teşhisi, etkili yönetim için çok önemlidir.

yellow fever

/ˌjel.oʊ ˈfiː.vər/

(noun) sarı humma

Örnek:

The doctor diagnosed him with yellow fever after he returned from his trip to the Amazon.
Amazon gezisinden döndükten sonra doktor ona sarı humma teşhisi koydu.

virulent

/ˈvɪr.jə.lənt/

(adjective) virülan, zararlı, şiddetli

Örnek:

The disease was caused by a highly virulent strain of bacteria.
Hastalık, oldukça virülan bir bakteri türünden kaynaklanıyordu.

insomnia

/ɪnˈsɑːm.ni.ə/

(noun) uykusuzluk

Örnek:

She suffered from severe insomnia, often staying awake all night.
Şiddetli uykusuzluktan muzdaripti, sık sık bütün gece uyanık kalırdı.

obesity

/oʊˈbiː.sə.t̬i/

(noun) obezite, şişmanlık

Örnek:

Childhood obesity is a growing concern worldwide.
Çocukluk çağı obezitesi dünya genelinde artan bir endişe kaynağıdır.

trauma

/ˈtrɑː.mə/

(noun) travma, ruhsal sarsıntı, yaralanma

Örnek:

The accident caused him severe emotional trauma.
Kaza ona ciddi duygusal travma yaşattı.

attention deficit disorder

/əˈten.ʃən ˈdef.ə.sɪt dɪˌsɔːr.dɚ/

(noun) dikkat eksikliği bozukluğu

Örnek:

He was diagnosed with attention deficit disorder when he was seven.
Yedi yaşındayken kendisine dikkat eksikliği bozukluğu teşhisi konuldu.

dementia

/dɪˈmen.ʃə/

(noun) demans, bunama

Örnek:

Early diagnosis of dementia can help manage its progression.
Demansın erken teşhisi, ilerlemesini yönetmeye yardımcı olabilir.

mumps

/mʌmps/

(noun) kabakulak

Örnek:

The child developed mumps and had swollen glands.
Çocuk kabakulak oldu ve bezleri şişti.

measles

/ˈmiː.zəlz/

(noun) kızamık

Örnek:

The child developed a high fever and a rash, indicating measles.
Çocukta yüksek ateş ve döküntü gelişti, bu da kızamık olduğunu gösteriyordu.

narcolepsy

/ˈnɑːr.kə.lep.si/

(noun) narkolepsi

Örnek:

She was diagnosed with narcolepsy after experiencing sudden sleep attacks.
Ani uyku atakları yaşadıktan sonra kendisine narkolepsi teşhisi konuldu.

gigantism

/dʒaɪˈɡæn.tɪ.zəm/

(noun) gigantizm, devlik

Örnek:

The doctor diagnosed the patient with gigantism after observing his rapid growth.
Doktor, hızlı büyümesini gözlemledikten sonra hastaya gigantizm teşhisi koydu.

restless legs syndrome

/ˈrest.ləs leɡz ˈsɪn.droʊm/

(noun) huzursuz bacak sendromu

Örnek:

He has trouble sleeping because of his restless legs syndrome.
Huzursuz bacak sendromu nedeniyle uyumakta zorluk çekiyor.

dermatitis

/ˌdɝː.məˈtaɪ.t̬əs/

(noun) dermatit, cilt iltihabı

Örnek:

The doctor diagnosed her with contact dermatitis after she used a new soap.
Yeni bir sabun kullandıktan sonra doktor ona kontakt dermatit teşhisi koydu.

fester

/ˈfes.tɚ/

(verb) iltihaplanmak, irin toplamak, içten içe büyümek

Örnek:

If you don't clean that cut, it will fester.
O kesiği temizlemezsen iltihaplanır.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren