Avatar of Vocabulary Set Olumlu duygular

SAT'de Beşeri Bilimler ile ilgili kelime bilgisi İçinde Olumlu duygular Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'SAT'de Beşeri Bilimler ile ilgili kelime bilgisi' içinde 'Olumlu duygular' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

jubilation

/ˌdʒuː.bəlˈeɪ.ʃən/

(noun) sevinç, coşku, kutlama

Örnek:

There was widespread jubilation as the results of the election were announced.
Seçim sonuçları açıklandığında yaygın bir sevinç vardı.

bliss

/blɪs/

(noun) mutluluk, saadet, neşe

Örnek:

She found true bliss in her new life.
Yeni hayatında gerçek mutluluğu buldu.

glee

/ɡliː/

(noun) sevinç, neşe, keyif

Örnek:

She clapped her hands with glee when she heard the good news.
İyi haberi duyduğunda sevinçle ellerini çırptı.

awe

/ɑː/

(noun) hayranlık, huşu, korku;

(verb) hayran bırakmak, etkilemek

Örnek:

The Grand Canyon filled them with awe.
Büyük Kanyon onları hayranlıkla doldurdu.

elation

/iˈleɪ.ʃən/

(noun) coşku, sevinç, neşe

Örnek:

She felt a sense of pure elation after winning the championship.
Şampiyonluğu kazandıktan sonra saf bir coşku hissetti.

wonder

/ˈwʌn.dɚ/

(noun) hayranlık, harika, mucize;

(verb) merak etmek, şaşırmak, hayran kalmak

Örnek:

The Grand Canyon filled them with wonder.
Büyük Kanyon onları hayranlıkla doldurdu.

amusement

/əˈmjuːz.mənt/

(noun) eğlence, keyif, neşe

Örnek:

Her story caused great amusement among the listeners.
Hikayesi dinleyiciler arasında büyük eğlenceye neden oldu.

furor

/ˈfjʊr.ɔːr/

(noun) infial, heyecan, telaş

Örnek:

The government's decision caused a furor among the public.
Hükümetin kararı halk arasında büyük bir infial yarattı.

thrill

/θrɪl/

(noun) heyecan, coşku, gerilim;

(verb) heyecanlandırmak, coşturmak, mest etmek

Örnek:

The roller coaster gave me a real thrill.
Hız treni bana gerçek bir heyecan verdi.

compelling

/kəmˈpel.ɪŋ/

(adjective) ikna edici, sürükleyici, zorlayıcı

Örnek:

The documentary presented a compelling argument for environmental protection.
Belgesel, çevre koruma için ikna edici bir argüman sundu.

exhilarating

/ɪɡˈzɪl.ə.reɪ.t̬ɪŋ/

(adjective) heyecan verici, canlandırıcı, neşelendirici

Örnek:

The roller coaster ride was an exhilarating experience.
Hız treni yolculuğu heyecan verici bir deneyimdi.

endearing

/ɪnˈdɪr.ɪŋ/

(adjective) sevimli, cana yakın, hoş

Örnek:

Her shy smile was particularly endearing.
Utangaç gülümsemesi özellikle sevimliydi.

wondrous

/ˈwʌn.drəs/

(adjective) harika, muhteşem, olağanüstü

Örnek:

The Grand Canyon is a truly wondrous sight.
Büyük Kanyon gerçekten harika bir manzara.

soothing

/ˈsuː.ðɪŋ/

(adjective) yatıştırıcı, sakinleştirici, teskin edici

Örnek:

The warm bath had a soothing effect on her tired muscles.
Sıcak banyo, yorgun kasları üzerinde yatıştırıcı bir etki yarattı.

upbeat

/ˈʌp.biːt/

(adjective) neşeli, iyimser;

(noun) vurgusuz vuruş, ön vuruş

Örnek:

Despite the challenges, she maintained an upbeat attitude.
Zorluklara rağmen neşeli bir tavır sergiledi.

nostalgic

/nɑːˈstæl.dʒɪk/

(adjective) nostaljik

Örnek:

Listening to that old song made me feel very nostalgic for my childhood.
O eski şarkıyı dinlemek beni çocukluğuma karşı çok nostaljik hissettirdi.

uplifting

/ʌpˈlɪf.tɪŋ/

(adjective) moral verici, ilham verici, yüceltici

Örnek:

The movie had a truly uplifting message.
Filmin gerçekten moral verici bir mesajı vardı.

overjoyed

/ˌoʊ.vɚˈdʒɔɪd/

(adjective) çok sevinçli, sevinçten uçan

Örnek:

She was overjoyed to hear the good news.
İyi haberi duyduğuna çok sevindi.

impassioned

/ɪmˈpæʃ.ənd/

(adjective) ateşli, heyecanlı

Örnek:

The activist made an impassioned plea for human rights.
Aktivist, insan hakları için ateşli bir çağrıda bulundu.

doting

/ˈdoʊ.t̬ɪŋ/

(adjective) üzerine titreyen, düşkün

Örnek:

She is a doting grandmother who spoils her grandchildren.
Torunlarını şımartan üzerlerine titreyen bir büyükanne.

fanciful

/ˈfæn.sɪ.fəl/

(adjective) hayali, gerçek dışı, süslü

Örnek:

The idea that we could live on Mars within a year is purely fanciful.
Bir yıl içinde Mars'ta yaşayabileceğimiz fikri tamamen hayal ürünüdür.

enchanted

/ɪnˈtʃæn.t̬ɪd/

(adjective) büyülü, sihirli, büyülenmiş

Örnek:

The princess was enchanted by the wicked witch.
Prenses kötü cadı tarafından büyülendi.

delighted

/dɪˈlaɪ.t̬ɪd/

(adjective) memnun, sevinçli

Örnek:

She was delighted with her new car.
Yeni arabasından memnun kaldı.

fascinate

/ˈfæs.ən.eɪt/

(verb) büyülemek, cezbetmek

Örnek:

Science has always fascinated me.
Bilim beni her zaman büyüledi.

embolden

/ɪmˈboʊl.dən/

(verb) cesaretlendirmek

Örnek:

The success of their first project emboldened them to try something even more ambitious.
İlk projelerinin başarısı, onları daha iddialı bir şey denemek için cesaretlendirdi.

relish

/ˈrel.ɪʃ/

(noun) keyif, zevk, lezzet;

(verb) keyif almak, tadını çıkarmak

Örnek:

She ate her breakfast with great relish.
Kahvaltısını büyük bir keyifle yedi.

relieve

/rɪˈliːv/

(verb) hafifletmek, gidermek, değiştirmek

Örnek:

The medication helped to relieve her headache.
İlaç baş ağrısını hafifletmeye yardımcı oldu.

rejoice

/rɪˈdʒɔɪs/

(verb) sevinmek, bayram etmek, coşmak

Örnek:

We rejoiced at the news of her safe arrival.
Onun sağ salim vardığı haberiyle sevindik.

exude

/ɪɡˈzuːd/

(verb) saçmak, yaymak, sızdırmak

Örnek:

She exudes confidence whenever she speaks in public.
Topluluk önünde her konuştuğunda güven saçıyor.

entrance

/ˈen.trəns/

(noun) giriş, kapı, gelme;

(verb) büyülemek, cezbetmek

Örnek:

The main entrance to the building is on the north side.
Binanın ana girişi kuzey tarafındadır.

enthrall

/ɪnˈθrɑːl/

(verb) büyülemek, hayran bırakmak

Örnek:

The magician's performance continued to enthrall the young audience.
Sihirbazın performansı genç izleyicileri büyülemeye devam etti.

empathize

/ˈem.pə.θaɪz/

(verb) empati kurmak

Örnek:

It's easy to empathize with the characters in this book.
Bu kitaptaki karakterlerle empati kurmak kolay.

kindle

/ˈkɪn.dəl/

(verb) yakmak, tutuşturmak, uyandırmak;

(trademark) Kindle

Örnek:

We used dry twigs to kindle the campfire.
Kamp ateşini yakmak için kuru dallar kullandık.

evoke

/ɪˈvoʊk/

(verb) uyandırmak, çağrıştırmak, canlandırmak

Örnek:

The old photographs evoked memories of her childhood.
Eski fotoğraflar çocukluk anılarını canlandırdı.

deliciously

/dɪˈlɪʃ.əs.li/

(adverb) nefis bir şekilde, lezzetli bir şekilde, harika

Örnek:

The kitchen smelled deliciously of fresh bread.
Mutfak nefis bir taze ekmek kokuyordu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren