Avatar of Vocabulary Set Güç ve İyileştirme

Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi İçinde Güç ve İyileştirme Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi' içinde 'Güç ve İyileştirme' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

strengthen

/ˈstreŋ.θən/

(verb) güçlendirmek, sağlamlaştırmak

Örnek:

The new policy will strengthen the economy.
Yeni politika ekonomiyi güçlendirecek.

fortify

/ˈfɔːr.t̬ə.faɪ/

(verb) güçlendirmek, tahkim etmek, zenginleştirmek

Örnek:

The soldiers worked quickly to fortify their position before the enemy arrived.
Askerler düşman gelmeden önce mevzilerini güçlendirmek için hızla çalıştılar.

toughen

/ˈtʌf.ən/

(verb) güçlendirmek, sertleştirmek

Örnek:

The training will toughen you up for the competition.
Antrenman sizi rekabet için güçlendirecek.

foster

/ˈfɑː.stɚ/

(verb) teşvik etmek, geliştirmek, beslemek;

(adjective) koruyucu aile, bakım

Örnek:

The school aims to foster a love of learning in its students.
Okul, öğrencilerinde öğrenme sevgisini teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

intensify

/ɪnˈten.sə.faɪ/

(verb) yoğunlaştırmak, şiddetlendirmek

Örnek:

The storm began to intensify as it moved closer to the coast.
Fırtına kıyıya yaklaştıkça şiddetlenmeye başladı.

amplify

/ˈæm.plə.faɪ/

(verb) yükseltmek, genişletmek, güçlendirmek

Örnek:

The musician used an amplifier to amplify his guitar.
Müzisyen gitarını yükseltmek için bir amplifikatör kullandı.

bolster

/ˈboʊl.stɚ/

(verb) desteklemek, güçlendirmek;

(noun) silindir yastık, uzun yastık

Örnek:

The community rallied to bolster the local economy.
Topluluk yerel ekonomiyi güçlendirmek için bir araya geldi.

empower

/-ˈpaʊr/

(verb) yetki vermek, güçlendirmek, cesaretlendirmek

Örnek:

The new law will empower local communities to make their own decisions.
Yeni yasa yerel topluluklara kendi kararlarını verme yetkisi verecek.

solidify

/səˈlɪd.ə.faɪ/

(verb) katılaşmak, sağlamlaştırmak, pekiştirmek

Örnek:

The lava began to solidify as it cooled.
Lava soğudukça katılaşmaya başladı.

alleviate

/əˈliː.vi.eɪt/

(verb) hafifletmek, yatıştırmak, azaltmak

Örnek:

The doctor prescribed medication to alleviate the pain.
Doktor ağrıyı hafifletmek için ilaç yazdı.

consolidate

/kənˈsɑː.lə.deɪt/

(verb) birleştirmek, sağlamlaştırmak, pekiştirmek

Örnek:

The company decided to consolidate its operations into one main office.
Şirket, operasyonlarını tek bir ana ofiste birleştirmeye karar verdi.

buttress

/ˈbʌt.rəs/

(noun) payanda, destek;

(verb) payanda yapmak, desteklemek, güçlendirmek

Örnek:

The ancient cathedral was supported by massive stone buttresses.
Antik katedral, devasa taş payandalarla destekleniyordu.

vindicate

/ˈvɪn.də.keɪt/

(verb) aklamak, temize çıkarmak, haklı çıkarmak

Örnek:

New evidence emerged that could vindicate the defendant.
Sanığı aklayabilecek yeni kanıtlar ortaya çıktı.

reinforce

/ˌriː.ɪnˈfɔːrs/

(verb) güçlendirmek, takviye etmek, desteklemek

Örnek:

The builders will reinforce the concrete with steel bars.
İnşaatçılar betonu çelik çubuklarla güçlendirecek.

revitalize

/ˌriːˈvaɪ.t̬əl.aɪz/

(verb) canlandırmak, yenilemek

Örnek:

The city has invested millions to revitalize the downtown area.
Şehir, şehir merkezini canlandırmak için milyonlarca yatırım yaptı.

resurrect

/ˌrez.əˈrekt/

(verb) diriltmek, yeniden canlandırmak, hortlatmak

Örnek:

The story tells of a powerful wizard who could resurrect the dead.
Hikaye, ölüleri diriltebilen güçlü bir büyücüyü anlatıyor.

boost

/buːst/

(verb) artırmak, desteklemek, kaldırmak;

(noun) destek, ivme

Örnek:

The new advertising campaign aims to boost sales.
Yeni reklam kampanyası satışları artırmayı hedefliyor.

enrich

/ɪnˈrɪtʃ/

(verb) zenginleştirmek, geliştirmek, zengin etmek

Örnek:

Reading books can greatly enrich your vocabulary.
Kitap okumak kelime dağarcığınızı büyük ölçüde zenginleştirebilir.

heighten

/ˈhaɪ.t̬ən/

(verb) artırmak, şiddetlendirmek, yükseltmek

Örnek:

The tension in the room began to heighten.
Odadaki gerilim artmaya başladı.

rejuvenate

/rɪˈdʒuː.vən.eɪt/

(verb) gençleştirmek, canlandırmak, yeniden güçlendirmek

Örnek:

A short vacation can rejuvenate your mind and body.
Kısa bir tatil zihninizi ve bedeninizi gençleştirebilir.

restore

/rɪˈstɔːr/

(verb) yeniden tesis etmek, geri getirmek, iade etmek

Örnek:

The government promised to restore peace and order.
Hükümet barış ve düzeni yeniden tesis etme sözü verdi.

invigorate

/ɪnˈvɪɡ.ɚ.eɪt/

(verb) canlandırmak, güçlendirmek, dinçleştirmek

Örnek:

The cold shower helped to invigorate him.
Soğuk duş onu canlandırmaya yardımcı oldu.

ameliorate

/əˈmiːl.jə.reɪt/

(verb) iyileştirmek, düzeltmek

Örnek:

Steps have been taken to ameliorate the situation.
Durumu iyileştirmek için adımlar atıldı.

robust

/roʊˈbʌst/

(adjective) sağlam, güçlü, dayanıklı

Örnek:

He is a robust man who rarely gets sick.
O, nadiren hastalanan sağlam bir adamdır.

intensive

/ɪnˈten.sɪv/

(adjective) yoğun, derinlemesine, sıkı

Örnek:

The course provides intensive training in computer programming.
Kurs, bilgisayar programlamada yoğun eğitim sağlar.

vigorous

/ˈvɪɡ.ɚ.əs/

(adjective) güçlü, dinç, enerjik

Örnek:

She made a vigorous effort to finish the race.
Yarışı bitirmek için gayretli bir çaba gösterdi.

formidable

/fɔːrˈmɪd.ə.bəl/

(adjective) dişli, müthiş, korkunç

Örnek:

The team faces a formidable opponent in the finals.
Takım finalde dişli bir rakiple karşı karşıya.

sturdy

/ˈstɝː.di/

(adjective) sağlam, dayanıklı, iri yapılı

Örnek:

The table is very sturdy and won't wobble.
Masa çok sağlam ve sallanmayacak.

almighty

/ɑːlˈmaɪ.t̬i/

(adjective) her şeye gücü yeten, kadir, müthiş;

(noun) Cenab-ı Hak, Kadir-i Mutlak

Örnek:

They believed in an almighty God.
Her şeye gücü yeten bir Tanrı'ya inanıyorlardı.

fierce

/fɪrs/

(adjective) şiddetli, vahşi, acımasız

Örnek:

The lion gave a fierce roar.
Aslan şiddetli bir kükreme yaptı.

irresistible

/ˌɪr.əˈzɪs.tə.bəl/

(adjective) karşı konulmaz, dayanılmaz, kaçınılmaz

Örnek:

The aroma of freshly baked cookies was irresistible.
Taze pişmiş kurabiyelerin kokusu karşı konulmazdı.

hardy

/ˈhɑːr.di/

(adjective) dayanıklı, sağlam, güçlü

Örnek:

The mountain goats are hardy animals, able to survive in harsh climates.
Dağ keçileri, zorlu iklimlerde hayatta kalabilen dayanıklı hayvanlardır.

capability

/ˌkeɪ.pəˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) yetenek, kapasite, yetkinlik

Örnek:

The new software has enhanced capabilities.
Yeni yazılımın geliştirilmiş yetkinlikleri var.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren