Avatar of Vocabulary Set Sağlık

IELTS Akademik Kelime Bilgisi (Band 6-7) İçinde Sağlık Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'IELTS Akademik Kelime Bilgisi (Band 6-7)' içinde 'Sağlık' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

vigorous

/ˈvɪɡ.ɚ.əs/

(adjective) güçlü, dinç, enerjik

Örnek:

She made a vigorous effort to finish the race.
Yarışı bitirmek için gayretli bir çaba gösterdi.

sound

/saʊnd/

(noun) ses, gürültü, boğaz;

(verb) ses çıkarmak, çalmak, görünmek;

(adjective) sağlam, sağlıklı, mantıklı;

(adverb) derin, tamamen

Örnek:

The sound of music filled the room.
Müziğin sesi odayı doldurdu.

wholesome

/ˈhoʊl.səm/

(adjective) sağlıklı, faydalı, ahlaklı

Örnek:

Eating wholesome foods is essential for a healthy lifestyle.
Sağlıklı yiyecekler yemek, sağlıklı bir yaşam tarzı için çok önemlidir.

hearty

/ˈhɑːr.t̬i/

(adjective) içten, samimi, bol

Örnek:

He gave a hearty laugh.
İçten bir kahkaha attı.

hale and hearty

/ˌheɪl ən ˈhɑːr.t̬i/

(idiom) sağlıklı ve dinç, turp gibi

Örnek:

My grandfather is 90 years old, but he's still hale and hearty.
Dedem 90 yaşında ama hala sağlıklı ve dinç.

vital

/ˈvaɪ.t̬əl/

(adjective) hayati, önemli, gerekli

Örnek:

It is vital that you keep accurate records.
Doğru kayıtlar tutmanız hayati önem taşımaktadır.

brisk

/brɪsk/

(adjective) hızlı, canlı, enerjik

Örnek:

She set off at a brisk pace.
Hızlı bir tempoyla yola çıktı.

vibrant

/ˈvaɪ.brənt/

(adjective) canlı, enerjik, parlak

Örnek:

She has a vibrant personality.
Canlı bir kişiliği var.

able-bodied

/ˌeɪ.bəlˈbɑː.did/

(adjective) sağlıklı, eli ayağı tutan

Örnek:

The charity provides jobs for both able-bodied and disabled workers.
Hayır kurumu hem sağlıklı hem de engelli çalışanlar için iş imkanı sağlıyor.

faint

/feɪnt/

(noun) bayılma, fenalık;

(verb) bayılmak, fenalaşmak;

(adjective) zayıf, soluk, belli belirsiz

Örnek:

She had a sudden faint and collapsed.
Aniden bayıldı ve yere yığıldı.

wasted

/ˈweɪs.tɪd/

(adjective) boşa harcanmış, kayıp, bitkin;

(past participle) harcadı, boşa gitti

Örnek:

It was a wasted opportunity to make a difference.
Fark yaratmak için boşa harcanmış bir fırsattı.

unfit

/ʌnˈfɪt/

(adjective) elverişsiz, uygunsuz, formsuz

Örnek:

The old building was declared unfit for human habitation.
Eski bina insan yaşamına elverişsiz ilan edildi.

pale

/peɪl/

(adjective) soluk, açık, solgun;

(verb) solmak, benzi atmak, sönük kalmak;

(noun) sınır, çit

Örnek:

She wore a dress of pale blue.
Soluk mavi bir elbise giymişti.

diseased

/dɪˈziːzd/

(adjective) hastalıklı, hasta

Örnek:

The doctor identified the diseased tissue.
Doktor hastalıklı dokuyu tespit etti.

sickly

/ˈsɪk.li/

(adjective) hastalıklı, cılız, baygın

Örnek:

He was a sickly child who spent a lot of time in the hospital.
Hastanede çok zaman geçiren hastalıklı bir çocuktu.

infirm

/ɪnˈfɝːm/

(adjective) düşkün, zayıf

Örnek:

She was elderly and infirm, requiring constant care.
Yaşlı ve düşkündü, sürekli bakım gerektiriyordu.

frail

/freɪl/

(adjective) nahif, kırılgan, zayıf

Örnek:

The old woman was too frail to walk without assistance.
Yaşlı kadın yardımsız yürüyemeyecek kadar nahifti.

poorly

/ˈpʊr.li/

(adverb) kötü, yetersiz, yoksulca

Örnek:

He performed poorly on the exam.
Sınavda kötü performans gösterdi.

under the weather

/ˈʌndər ðə ˈwɛðər/

(idiom) keyifsiz, hasta

Örnek:

I'm feeling a bit under the weather today, so I might go home early.
Bugün biraz keyifsizim, bu yüzden erken eve gidebilirim.

bedridden

/ˈbed.rɪd.ən/

(adjective) yatağa bağımlı, yatalak

Örnek:

His grandmother has been bedridden for several years.
Babaannesi birkaç yıldır yatağa bağımlı.

feverish

/ˈfiː.vər.ɪʃ/

(adjective) ateşli, hummalı, telaşlı

Örnek:

She felt hot and feverish all night.
Bütün gece sıcak ve ateşli hissetti.

infected

/.ɪnˈfek.t̬ɪd/

(adjective) enfekte, bulaşmış, virüslü;

(verb) enfekte etti, bulaştırdı

Örnek:

The wound became infected and required medical attention.
Yara enfekte oldu ve tıbbi müdahale gerektirdi.

infectious

/ɪnˈfek.ʃəs/

(adjective) bulaşıcı, enfeksiyöz, etkileyici

Örnek:

The common cold is an infectious disease.
Soğuk algınlığı bulaşıcı bir hastalıktır.

contagious

/kənˈteɪ.dʒəs/

(adjective) bulaşıcı

Örnek:

The flu is highly contagious.
Grip çok bulaşıcıdır.

crippled

/ˈkrɪp.əld/

(adjective) felçli, hasarlı, sakat

Örnek:

The country's crippled economy is struggling to recover.
Ülkenin felç olmuş ekonomisi toparlanmakta zorlanıyor.

decrepit

/dɪˈkrep.ɪt/

(adjective) eskimiş, çürümüş, elden ayaktan düşmüş

Örnek:

The decrepit building was finally demolished.
Eski püskü bina sonunda yıkıldı.

listless

/ˈlɪst.ləs/

(adjective) halsiz, isteksiz

Örnek:

He was feeling listless and didn't want to go out.
Kendini halsiz hissediyordu ve dışarı çıkmak istemiyordu.

nauseous

/ˈnɑː.ʃəs/

(adjective) mide bulandırıcı, bulantılı, iğrenç

Örnek:

The smell of the rotten food made her feel nauseous.
Çürük yiyecek kokusu onu mide bulandırıcı hissettirdi.

succumb

/səˈkʌm/

(verb) yenik düşmek, boyun eğmek, vefat etmek

Örnek:

He finally succumbed to the temptation of a second slice of cake.
Sonunda ikinci dilim pastanın cazibesine yenik düştü.

sustain

/səˈsteɪn/

(verb) desteklemek, ayakta tutmak, sürdürmek

Örnek:

The pillars sustain the roof.
Sütunlar çatıyı destekler.

torpid

/ˈtɔːr.pɪd/

(adjective) uyuşuk, hantal, durgun

Örnek:

The hot weather made us feel torpid and unwilling to move.
Sıcak hava bizi uyuşuk ve hareket etmeye isteksiz hissettirdi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren