Avatar of Vocabulary Set Ünite 3: Geleceğin Şehirleri

11. Sınıf İçinde Ünite 3: Geleceğin Şehirleri Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'11. Sınıf' içinde 'Ünite 3: Geleceğin Şehirleri' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

biodiversity

/ˌbaɪ.oʊ.dɪˈvɝː.sə.t̬i/

(noun) biyoçeşitlilik

Örnek:

Protecting rainforests is crucial for maintaining global biodiversity.
Yağmur ormanlarını korumak, küresel biyoçeşitliliği sürdürmek için çok önemlidir.

card reader

/ˈkɑːrd ˌriː.dər/

(noun) kart okuyucu

Örnek:

The new computer has a built-in card reader.
Yeni bilgisayarda dahili bir kart okuyucu var.

cosmopolitan

/ˌkɑːz.məˈpɑː.lɪ.t̬ən/

(adjective) kozmopolit, dünya vatandaşı;

(noun) kozmopolit, dünya vatandaşı

Örnek:

She's a truly cosmopolitan person, having lived in Paris, Tokyo, and New York.
Paris, Tokyo ve New York'ta yaşamış, gerçekten kozmopolit bir insan.

cybercrime

/ˈsaɪ.bɚ.kraɪm/

(noun) siber suç

Örnek:

The police are investigating a major cybercrime ring.
Polis büyük bir siber suç şebekesini araştırıyor.

cycle path

/ˈsaɪ.kəl ˌpæθ/

(noun) bisiklet yolu

Örnek:

The city is building a new cycle path along the river.
Şehir, nehir boyunca yeni bir bisiklet yolu inşa ediyor.

detect

/dɪˈtekt/

(verb) tespit etmek, bulmak, saptamak

Örnek:

The system can detect even the smallest changes.
Sistem en küçük değişiklikleri bile tespit edebilir.

efficiently

/ɪˈfɪʃ.ənt.li/

(adverb) verimli bir şekilde, etkin bir şekilde

Örnek:

The new system processes data much more efficiently.
Yeni sistem verileri çok daha verimli işliyor.

high-rise

/ˈhaɪ.raɪz/

(noun) yüksek bina, gökdelen;

(adjective) yüksek katlı, çok katlı

Örnek:

The city skyline is dominated by modern high-rise buildings.
Şehir silüeti modern yüksek binalar tarafından domine edilmektedir.

infrastructure

/ˈɪn.frəˌstrʌk.tʃɚ/

(noun) altyapı

Örnek:

The country's aging infrastructure needs significant investment.
Ülkenin yaşlanan altyapısı önemli yatırım gerektiriyor.

inhabitant

/ɪnˈhæb.ɪ.tənt/

(noun) sakin, ikamet eden

Örnek:

The island's original inhabitants lived in harmony with nature.
Adanın orijinal sakinleri doğayla uyum içinde yaşadı.

interact

/ˌɪn.t̬ɚˈækt/

(verb) etkileşimde bulunmak, karşılıklı etki etmek

Örnek:

The two chemicals interact to form a new compound.
İki kimyasal yeni bir bileşik oluşturmak için etkileşime girer.

liveable

/ˈlɪv.ə.bəl/

(adjective) yaşanabilir, oturulabilir, katlanılabilir

Örnek:

The apartment is small but perfectly liveable.
Daire küçük ama gayet yaşanabilir.

metropolitan

/ˌmet.rəˈpɑː.lə.tən/

(adjective) metropol, büyükşehir, metropolit;

(noun) metropolit, başpiskopos

Örnek:

London is a vast metropolitan area.
Londra geniş bir metropol alanıdır.

neighborhood

/ˈneɪ.bɚ.hʊd/

(noun) mahalle, semt, çevre

Örnek:

She grew up in a quiet neighborhood.
Sakin bir mahallede büyüdü.

one-way

/ˈwʌn.weɪ/

(adjective) tek yönlü, tek gidiş, tek taraflı

Örnek:

This is a one-way street.
Bu tek yönlü bir cadde.

operate

/ˈɑː.pə.reɪt/

(verb) işletmek, çalıştırmak, faaliyet göstermek

Örnek:

Can you show me how to operate this new coffee machine?
Bu yeni kahve makinesini nasıl çalıştıracağımı gösterebilir misiniz?

optimistic

/ˌɑːp.təˈmɪs.tɪk/

(adjective) iyimser

Örnek:

She is always optimistic about her chances of success.
Başarı şansları konusunda her zaman iyimserdir.

overcrowded

/ˌoʊ.vɚˈkraʊ.dɪd/

(adjective) aşırı kalabalık, dolu

Örnek:

The train was overcrowded during rush hour.
Tren yoğun saatlerde aşırı kalabalıktı.

pedal

/ˈped.əl/

(noun) pedal;

(verb) pedal çevirmek, pedallamak

Örnek:

Press the accelerator pedal to speed up.
Hızlanmak için gaz pedalına basın.

pedestrian

/pəˈdes.tri.ən/

(noun) yaya;

(adjective) sıradan, sıkıcı, basit

Örnek:

The traffic light turned red, allowing pedestrians to cross.
Trafik ışığı kırmızıya döndü, yayaların geçmesine izin verdi.

pessimistic

/ˌpes.əˈmɪs.tɪk/

(adjective) karamsar, pesimist

Örnek:

He has a very pessimistic outlook on life.
Hayata karşı çok karamsar bir bakış açısı var.

privacy

/ˈpraɪ.və.si/

(noun) mahremiyet, gizlilik

Örnek:

She values her privacy and rarely shares personal details.
Mahremiyetine değer verir ve kişisel detayları nadiren paylaşır.

quality of life

/ˌkwɑː.lə.ti əv ˈlaɪf/

(noun) yaşam kalitesi

Örnek:

Access to clean water and sanitation significantly improves the quality of life.
Temiz suya ve sanitasyona erişim, yaşam kalitesini önemli ölçüde artırır.

renewable

/rɪˈnuː.ə.bəl/

(adjective) yenilenebilir, uzatılabilir

Örnek:

Solar energy is a renewable resource.
Güneş enerjisi yenilenebilir bir kaynaktır.

roof garden

/ˈruːf ˌɡɑːr.dən/

(noun) çatı bahçesi

Örnek:

The hotel has a beautiful roof garden with panoramic city views.
Otelde şehir manzaralı güzel bir çatı bahçesi bulunmaktadır.

sensor

/ˈsen.sɚ/

(noun) sensör, algılayıcı

Örnek:

The car has a parking sensor that beeps when you get too close to an object.
Arabanın bir nesneye çok yaklaştığınızda öten bir park sensörü var.

skyscraper

/ˈskaɪˌskreɪ.pɚ/

(noun) gökdelen

Örnek:

The city skyline is dominated by towering skyscrapers.
Şehir silüeti, yükselen gökdelenler tarafından domine edilmiştir.

suburb

/ˈsʌb.ɝːb/

(noun) banliyö, varoş

Örnek:

They moved from the city center to a quiet suburb.
Şehir merkezinden sakin bir banliyöye taşındılar.

sustainable

/səˈsteɪ.nə.bəl/

(adjective) sürdürülebilir, devam ettirilebilir, çevre dostu

Örnek:

The company aims for sustainable growth.
Şirket sürdürülebilir büyüme hedefliyor.

traffic jam

/ˈtræf.ɪk ˌdʒæm/

(noun) trafik sıkışıklığı, trafik tıkacı

Örnek:

I was stuck in a huge traffic jam for an hour.
Bir saat boyunca büyük bir trafik sıkışıklığında kaldım.

upgrade

/ʌpˈɡreɪd/

(noun) yükseltme, güncelleme;

(verb) yükseltmek, güncellemek

Örnek:

The software requires an upgrade to the latest version.
Yazılımın en son sürüme yükseltilmesi gerekiyor.

the pros and cons

/ðə proʊz ənd kɑnz/

(phrase) artıları ve eksileri, lehinde ve aleyhinde

Örnek:

We need to weigh the pros and cons before making a decision.
Karar vermeden önce artıları ve eksileri tartmalıyız.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren