Avatar of Vocabulary Set Oxford 5000 - C1 - O Harfi

Oxford 5000 - C1 İçinde Oxford 5000 - C1 - O Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 5000 - C1' içinde 'Oxford 5000 - C1 - O Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

objection

/əbˈdʒek.ʃən/

(noun) itiraz, karşı çıkma

Örnek:

My main objection is the cost.
Ana itirazım maliyet.

oblige

/əˈblaɪdʒ/

(verb) mecbur etmek, zorlamak, yardım etmek

Örnek:

Doctors are obliged to keep patients' records confidential.
Doktorlar hasta kayıtlarını gizli tutmakla yükümlüdür.

obsess

/əbˈses/

(verb) takıntı yapmak, saplantı haline getirmek

Örnek:

He tends to obsess over small details.
Küçük detaylara takıntılı olma eğilimindedir.

obsession

/əbˈseʃ.ən/

(noun) takıntı, saplantı

Örnek:

His obsession with cleanliness made him wash his hands constantly.
Temizlik takıntısı onu sürekli ellerini yıkamaya itiyordu.

occasional

/əˈkeɪ.ʒən.əl/

(adjective) ara sıra, zaman zaman, düzensiz

Örnek:

He makes occasional visits to his hometown.
Memleketine ara sıra ziyaretler yapar.

occurrence

/əˈkɝː.əns/

(noun) meydana gelme, sıklık, olay

Örnek:

The occurrence of natural disasters has increased.
Doğal afetlerin meydana gelme sıklığı arttı.

odds

/ɑːdz/

(plural noun) olasılık, ihtimal, oran

Örnek:

The odds are good that she will win the election.
Seçimi kazanma olasılığı yüksek.

offering

/ˈɑː.fɚ.ɪŋ/

(noun) sunu, bağış, teklif

Örnek:

The church received a generous offering from the community.
Kilise, topluluktan cömert bir bağış aldı.

offspring

/ˈɑːf.sprɪŋ/

(noun) çocuk, yavru, nesil

Örnek:

The couple had three healthy offspring.
Çiftin üç sağlıklı çocuğu vardı.

operational

/ˌɑː.pəˈreɪ.ʃən.əl/

(adjective) işlevsel, çalışır durumda, operasyonel

Örnek:

The new system is fully operational.
Yeni sistem tamamen işlevsel.

opt

/ɑːpt/

(verb) seçmek, tercih etmek

Örnek:

You can opt for a refund or a replacement.
Para iadesi veya değişim seçeneğini kullanabilirsiniz.

optical

/ˈɑːp.tɪ.kəl/

(adjective) optik, görsel

Örnek:

The new telescope has excellent optical performance.
Yeni teleskop mükemmel optik performansa sahip.

optimism

/ˈɑːp.tə.mɪ.zəm/

(noun) iyimserlik

Örnek:

Despite the challenges, she maintained her optimism.
Zorluklara rağmen iyimserliğini korudu.

oral

/ˈɔːr.əl/

(adjective) oral, ağızla ilgili, sözlü;

(noun) sözlü sınav, sözlü

Örnek:

She has good oral hygiene.
İyi bir ağız hijyenine sahip.

organizational

/ˌɔːr.ɡən.əˈzeɪ.ʃən.əl/

(adjective) organizasyonel, kurumsal

Örnek:

The company is undergoing major organizational changes.
Şirket büyük organizasyonel değişiklikler geçiriyor.

orientation

/ˌɔːr.i.enˈteɪ.ʃən/

(noun) yön, yönelim, oryantasyon

Örnek:

He lost his orientation in the dense fog.
Yoğun siste yönünü kaybetti.

originate

/əˈrɪdʒ.ən.eɪt/

(verb) ortaya çıkmak, kaynaklanmak, yaratmak

Örnek:

The custom originated in ancient Egypt.
Gelenek eski Mısır'da ortaya çıktı.

outbreak

/ˈaʊt.breɪk/

(noun) salgın, patlak verme, başlangıç

Örnek:

The sudden outbreak of the flu caught everyone by surprise.
Gribin ani salgını herkesi şaşırttı.

outing

/ˈaʊ.t̬ɪŋ/

(noun) gezi, piknik, çıkış

Örnek:

We went on a family outing to the beach.
Ailece plaja bir geziye çıktık.

outlet

/ˈaʊt.let/

(noun) priz, elektrik çıkışı, satış noktası

Örnek:

I need to find an electrical outlet to charge my phone.
Telefonumu şarj etmek için bir elektrik prizi bulmam gerekiyor.

outlook

/ˈaʊt.lʊk/

(noun) bakış açısı, tutum, görüş;

(trademark) Outlook, Microsoft Outlook

Örnek:

She has a positive outlook on life.
Hayata karşı olumlu bir bakış açısı var.

outrage

/ˈaʊt.reɪdʒ/

(noun) öfke, hiddet, rezalet;

(verb) öfkelendirmek, hiddetlendirmek, rezil etmek

Örnek:

The public expressed outrage over the scandal.
Halk skandal karşısında öfke duydu.

outsider

/ˌaʊtˈsaɪ.dɚ/

(noun) yabancı, dışarıdan biri, sürpriz

Örnek:

As an outsider, he found it hard to understand their traditions.
Bir yabancı olarak, onların geleneklerini anlamakta zorlandı.

overlook

/ˌoʊ.vɚˈlʊk/

(verb) gözden kaçırmak, ihmal etmek, görmek;

(noun) seyir terası, gözlem noktası

Örnek:

I think you may have overlooked a key detail in the report.
Rapordaki önemli bir detayı gözden kaçırmış olabilirsiniz.

overly

/ˈoʊ.vɚ.li/

(adverb) aşırı, fazla

Örnek:

She was overly concerned about her appearance.
Görünüşü konusunda aşırı endişeliydi.

oversee

/ˌoʊ.vɚˈsiː/

(verb) denetlemek, gözetmek

Örnek:

The manager will oversee the entire project.
Yönetici tüm projeyi denetleyecek.

overturn

/ˌoʊ.vɚˈtɝːn/

(verb) devirmek, alabora etmek, bozmak

Örnek:

The boat overturned in the storm.
Tekne fırtınada alabora oldu.

overwhelm

/ˌoʊ.vɚˈwelm/

(verb) boğmak, büyülemek, ezmek

Örnek:

She was overwhelmed by grief after losing her pet.
Evcil hayvanını kaybettikten sonra kederle boğuldu.

overwhelming

/ˌoʊ.vɚˈwel.mɪŋ/

(adjective) ezici, büyük, bunaltıcı

Örnek:

The support from the community was overwhelming.
Toplumdan gelen destek eziciydi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren