Avatar of Vocabulary Set Oxford 5000 - C1 - G Harfi

Oxford 5000 - C1 İçinde Oxford 5000 - C1 - G Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 5000 - C1' içinde 'Oxford 5000 - C1 - G Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

gallon

/ˈɡæl.ən/

(noun) galon

Örnek:

I bought a gallon of milk from the store.
Mağazadan bir galon süt aldım.

gambling

/ˈɡæm.blɪŋ/

(noun) kumar, bahis, risk alma;

(verb) kumar oynayan, bahis yapan

Örnek:

He lost all his savings due to his addiction to gambling.
Kumar bağımlılığı yüzünden tüm birikimini kaybetti.

gathering

/ˈɡæð.ɚ.ɪŋ/

(noun) toplantı, buluşma, toplama

Örnek:

The family had a small gathering for the holidays.
Aile tatiller için küçük bir toplantı yaptı.

gaze

/ɡeɪz/

(verb) bakmak, dik dik bakmak;

(noun) bakış, göz

Örnek:

He continued to gaze at her, lost in thought.
Düşüncelere dalmış bir şekilde ona bakmaya devam etti.

gear

/ɡɪr/

(noun) ekipman, donanım, dişli;

(verb) ayarlamak, uyarlamak, yönlendirmek

Örnek:

Make sure you have all your camping gear before heading out.
Yola çıkmadan önce tüm kamp malzemelerinizi yanınıza aldığınızdan emin olun.

generic

/dʒəˈner.ɪk/

(adjective) genel, jenerik;

(noun) jenerik, jenerik ilaç

Örnek:

The company sells generic brands of medication.
Şirket jenerik ilaç markaları satıyor.

genocide

/ˈdʒen.ə.saɪd/

(noun) soykırım

Örnek:

The international community condemned the act of genocide.
Uluslararası toplum soykırım eylemini kınadı.

glance

/ɡlæns/

(verb) göz atmak, bakıvermek;

(noun) bakış, göz atma

Örnek:

She glanced at her watch.
Saatına göz attı.

glimpse

/ɡlɪmps/

(noun) anlık bakış, kısa görüş;

(verb) görmek, fark etmek

Örnek:

I caught a glimpse of her as she walked by.
Geçerken ona bir anlık bakış attım.

glorious

/ˈɡlɔːr.i.əs/

(adjective) şanlı, muhteşem, harika

Örnek:

The team achieved a glorious victory.
Takım şanlı bir zafer kazandı.

glory

/ˈɡlɔːr.i/

(noun) şan, şeref, zafer;

(verb) övünmek, sevinmek, gurur duymak

Örnek:

The team achieved great glory with their championship win.
Takım şampiyonluk zaferiyle büyük şan kazandı.

governance

/ˈɡʌv.ɚ.nəns/

(noun) yönetişim, yönetim, idare

Örnek:

Good governance is essential for economic stability.
İyi yönetişim ekonomik istikrar için esastır.

grace

/ɡreɪs/

(noun) zarafet, incelik, nezaket;

(verb) süslemek, onurlandırmak

Örnek:

She moved with effortless grace across the stage.
Sahne boyunca zahmetsiz bir zarafetle hareket etti.

grasp

/ɡræsp/

(noun) kavrama, tutuş, kavrayış;

(verb) kavramak, tutmak, anlamak

Örnek:

He released his grasp on the rope.
İpin üzerindeki kavrayışını gevşetti.

grave

/ɡreɪv/

(noun) mezar;

(adjective) ciddi, ağırbaşlı, vahim;

(verb) kazımak, oymak

Örnek:

They visited their grandmother's grave.
Büyükannelerinin mezarını ziyaret ettiler.

gravity

/ˈɡræv.ə.t̬i/

(noun) yerçekimi, gravite, ciddiyet

Örnek:

The apple fell from the tree due to gravity.
Elma yerçekimi nedeniyle ağaçtan düştü.

grid

/ɡrɪd/

(noun) ızgara, şebeke, koordinat ızgarası;

(verb) ızgaralamak, şebekeye ayırmak

Örnek:

The city's streets are laid out on a rectangular grid.
Şehrin sokakları dikdörtgen bir ızgara üzerine kuruludur.

grief

/ɡriːf/

(noun) keder, üzüntü, sıkıntı

Örnek:

She was overcome with grief after the loss of her husband.
Kocasını kaybettikten sonra kedere boğuldu.

grin

/ɡrɪn/

(noun) sırıtma, geniş gülümseme;

(verb) sırıtmak, geniş gülümsemek

Örnek:

He had a wide grin on his face after winning the lottery.
Piyangoyu kazandıktan sonra yüzünde geniş bir sırıtış vardı.

grind

/ɡraɪnd/

(verb) öğütmek, ezmek, gıcırdamak;

(noun) rutin, uğraş, öğütme

Örnek:

She used a mortar and pestle to grind the spices.
Baharatları öğütmek için havan ve tokmak kullandı.

grip

/ɡrɪp/

(noun) tutuş, kavrama, kontrol;

(verb) kavramak, tutmak, etkilemek

Örnek:

He lost his grip on the rope and fell.
İpe olan tutuşunu kaybetti ve düştü.

gross

/ɡroʊs/

(adjective) brüt, toplam, büyük;

(noun) gross, 144 adet;

(verb) hasılat yapmak, brüt gelir elde etmek

Örnek:

His gross income was higher than his net income.
Brüt geliri net gelirinden daha yüksekti.

guerrilla

/ɡəˈrɪl.ə/

(noun) gerilla, gerilla savaşçısı;

(adjective) gerilla, gerilla savaşına ait

Örnek:

The guerrilla fighters launched a surprise attack on the enemy convoy.
Gerilla savaşçıları düşman konvoyuna sürpriz bir saldırı başlattı.

guidance

/ˈɡaɪ.dəns/

(noun) rehberlik, yönlendirme, tavsiye

Örnek:

The teacher provided clear guidance on how to complete the project.
Öğretmen, projeyi nasıl tamamlayacağı konusunda net rehberlik sağladı.

guilt

/ɡɪlt/

(noun) suçluluk, kabahat, suçluluk duygusu

Örnek:

The jury found him innocent of the guilt.
Jüri onu suçsuz buldu.

gut

/ɡʌt/

(noun) bağırsak, karın, içgüdü;

(verb) içini temizlemek, bağırsaklarını çıkarmak, içini boşaltmak;

(adjective) içgüdüsel, sezgisel

Örnek:

He felt a knot in his gut.
Karnında bir düğüm hissetti.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren