Avatar of Vocabulary Set Oxford 5000 - B2 - A Harfi

Oxford 5000 - B2 İçinde Oxford 5000 - B2 - A Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 5000 - B2' içinde 'Oxford 5000 - B2 - A Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

absorb

/əbˈsɔːrb/

(verb) emmek, soğurmak, özümsemek

Örnek:

Plants absorb carbon dioxide from the air.
Bitkiler havadan karbondioksit emer.

abstract

/ˈæb.strækt/

(adjective) soyut, teorik;

(noun) özet, abstrakt;

(verb) ayırmak, çıkarmak, soyutlamak

Örnek:

Love is an abstract concept.
Aşk soyut bir kavramdır.

accent

/ˈæk.sənt/

(noun) aksan, şive, vurgu;

(verb) vurgulamak, belirginleştirmek

Örnek:

She spoke with a strong French accent.
Güçlü bir Fransız aksanıyla konuştu.

accidentally

/ˌæk.səˈden.t̬əl.i/

(adverb) yanlışlıkla, kazara

Örnek:

I accidentally deleted the file.
Dosyayı yanlışlıkla sildim.

accommodate

/əˈkɑː.mə.deɪt/

(verb) ağırlamak, konaklatmak, uyarlamak

Örnek:

The hotel can accommodate up to 200 guests.
Otel 200 misafire kadar konaklama sağlayabilir.

accomplish

/əˈkɑːm.plɪʃ/

(verb) başarmak, gerçekleştirmek

Örnek:

She hopes to accomplish her goals by the end of the year.
Yıl sonuna kadar hedeflerini gerçekleştirmeyi umuyor.

accountant

/əˈkaʊn.t̬ənt/

(noun) muhasebeci

Örnek:

My accountant helps me with my taxes every year.
Muhasebecim her yıl vergilerimde bana yardımcı olur.

accuracy

/ˈæk.jɚ.ə.si/

(noun) doğruluk, kesinlik

Örnek:

The report was praised for its accuracy.
Rapor, doğruluğu nedeniyle övgüyle karşılandı.

accurately

/ˈæk.jɚ.ət.li/

(adverb) doğru bir şekilde, kesin olarak

Örnek:

The report accurately describes the current situation.
Rapor mevcut durumu doğru bir şekilde açıklıyor.

acid

/ˈæs.ɪd/

(noun) asit;

(adjective) asitli, ekşi

Örnek:

Sulfuric acid is a strong corrosive substance.
Sülfürik asit güçlü bir aşındırıcı maddedir.

activate

/ˈæk.tə.veɪt/

(verb) etkinleştirmek, çalıştırmak, aktifleştirmek

Örnek:

You need to activate your new phone before you can use it.
Yeni telefonunuzu kullanmadan önce etkinleştirmeniz gerekiyor.

addiction

/əˈdɪk.ʃən/

(noun) bağımlılık

Örnek:

He is struggling with a drug addiction.
Uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele ediyor.

additionally

/əˈdɪʃ.ən.əl.i/

(adverb) ek olarak, ayrıca

Örnek:

Additionally, we need to consider the environmental impact.
Ek olarak, çevresel etkiyi de göz önünde bulundurmalıyız.

adequate

/ˈæd.ə.kwət/

(adjective) yeterli, uygun, kafi

Örnek:

The food supply was barely adequate for the refugees.
Gıda tedariki mülteciler için zar zor yeterliydi.

adequately

/ˈæd.ə.kwət.li/

(adverb) yeterince, uygun şekilde

Örnek:

The food provided was not adequately portioned for everyone.
Sağlanan yiyecek herkes için yeterince porsiyonlanmamıştı.

adjust

/əˈdʒʌst/

(verb) ayarlamak, düzenlemek, uyum sağlamak

Örnek:

He adjusted his tie in the mirror.
Aynada kravatını düzeltti.

affordable

/əˈfɔːr.də.bəl/

(adjective) uygun fiyatlı, ekonomik

Örnek:

The store offers a wide range of affordable clothing.
Mağaza geniş bir yelpazede uygun fiyatlı giysiler sunuyor.

agriculture

/ˈæɡ.rə.kʌl.tʃɚ/

(noun) tarım, ziraat

Örnek:

Modern agriculture relies heavily on technology.
Modern tarım büyük ölçüde teknolojiye dayanır.

AIDS

/eɪdz/

(abbreviation) AIDS

Örnek:

The global fight against AIDS continues to be a major public health challenge.
AIDS'e karşı küresel mücadele büyük bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor.

alien

/ˈeɪ.li.ən/

(noun) yabancı, uzaylı, dünya dışı varlık;

(adjective) yabancı, aykırı, uzaylı

Örnek:

The government has strict laws regarding alien residents.
Hükümetin yabancı sakinler hakkında katı yasaları var.

alongside

/əˈlɑːŋ.saɪd/

(preposition) yanında, boyunca, ile birlikte;

(adverb) yanında, boyunca

Örnek:

A car pulled up alongside ours.
Bir araba bizimkinin yanına yanaştı.

altogether

/ˌɑːl.təˈɡeð.ɚ/

(adverb) tamamen, bütünüyle, genel olarak

Örnek:

I don't altogether agree with your assessment.
Değerlendirmenize tamamen katılmıyorum.

ambulance

/ˈæm.bjə.ləns/

(noun) ambulans

Örnek:

The ambulance arrived quickly at the scene of the accident.
Ambulans kaza yerine hızla ulaştı.

amusing

/əˈmjuː.zɪŋ/

(adjective) eğlenceli, komik

Örnek:

The comedian told an amusing story.
Komedyen eğlenceli bir hikaye anlattı.

analyst

/ˈæn.ə.lɪst/

(noun) analist

Örnek:

The financial analyst predicted a market downturn.
Finans analisti piyasada bir düşüş öngördü.

ancestor

/ˈæn.ses.tɚ/

(noun) ata, soy, prototip

Örnek:

My ancestors came from Ireland.
Atalarım İrlanda'dan geldi.

animation

/ˌæn.əˈmeɪ.ʃən/

(noun) animasyon, canlandırma, canlılık

Örnek:

The studio is known for its groundbreaking work in computer animation.
Stüdyo, bilgisayar animasyonu alanındaki çığır açan çalışmalarıyla tanınıyor.

annually

/ˈæn.ju.ə.li/

(adverb) yıllık, her yıl

Örnek:

The company publishes its financial report annually.
Şirket finansal raporunu yıllık olarak yayınlar.

anticipate

/ænˈtɪs.ə.peɪt/

(verb) beklemek, tahmin etmek, önceden tahmin etmek

Örnek:

We don't anticipate any problems.
Herhangi bir sorun beklemiyoruz.

anxiety

/æŋˈzaɪ.ə.t̬i/

(noun) endişe, kaygı, huzursuzluk

Örnek:

He felt a surge of anxiety as he waited for the test results.
Test sonuçlarını beklerken bir endişe dalgası hissetti.

apology

/əˈpɑː.lə.dʒi/

(noun) özür

Örnek:

He offered a sincere apology for his mistake.
Hatası için samimi bir özür diledi.

applicant

/ˈæp.lə.kənt/

(noun) başvuru sahibi, aday

Örnek:

We received over 100 applications, but only 20 applicants were interviewed.
100'den fazla başvuru aldık, ancak sadece 20 aday mülakata alındı.

appropriately

/əˈproʊ.pri.ət.li/

(adverb) uygun şekilde, yerinde, doğru bir şekilde

Örnek:

Please dress appropriately for the formal event.
Resmi etkinlik için lütfen uygun şekilde giyinin.

arrow

/ˈer.oʊ/

(noun) ok, yön işareti

Örnek:

The hunter aimed his arrow at the target.
Avcı okunu hedefe nişan aldı.

artwork

/ˈɑːrt.wɝːk/

(noun) sanat eseri, illüstrasyon, sanat yapıtı

Örnek:

The book features stunning artwork by local artists.
Kitap, yerel sanatçıların çarpıcı sanat eserlerini içeriyor.

aside

/əˈsaɪd/

(adverb) bir kenara, yana, ayırmak;

(noun) iç konuşma, yan konuşma

Örnek:

He stepped aside to let her pass.
Geçmesine izin vermek için kenara çekildi.

asset

/ˈæs.et/

(noun) değer, varlık, avantaj

Örnek:

Her experience is a great asset to the team.
Deneyimi, takım için büyük bir değerdir.

assign

/əˈsaɪn/

(verb) atamak, görevlendirmek, yüklemek

Örnek:

The teacher will assign homework to the students.
Öğretmen öğrencilere ödev verecek.

assistance

/əˈsɪs.təns/

(noun) yardım, destek

Örnek:

Can I offer you any assistance?
Size herhangi bir yardım sunabilir miyim?

assumption

/əˈsʌmp.ʃən/

(noun) varsayım, faraziye, üstlenme

Örnek:

We are working on the assumption that the economy will improve.
Ekonominin düzeleceği varsayımıyla çalışıyoruz.

assure

/əˈʃʊr/

(verb) temin etmek, garanti etmek, sağlamak

Örnek:

I assure you that everything will be fine.
Her şeyin yolunda gideceğine söz veriyorum.

astonishing

/əˈstɑː.nɪ.ʃɪŋ/

(adjective) şaşırtıcı, hayret verici

Örnek:

The view from the mountain top was astonishing.
Dağ tepesinden manzara şaşırtıcıydı.

attachment

/əˈtætʃ.mənt/

(noun) bağlılık, düşkünlük, sadakat

Örnek:

She developed a strong attachment to her new puppy.
Yeni köpeğine karşı güçlü bir bağlılık geliştirdi.

auction

/ˈɑːk.ʃən/

(noun) açık artırma, müzayede;

(verb) açık artırmaya çıkarmak, müzayede etmek

Örnek:

The painting was sold at auction for a record price.
Tablo açık artırmada rekor fiyata satıldı.

audio

/ˈɑː.di.oʊ/

(noun) ses, işitsel;

(adjective) ses, işitsel

Örnek:

The audio quality of the recording was excellent.
Kaydın ses kalitesi mükemmeldi.

automatic

/ˌɑː.t̬əˈmæt̬.ɪk/

(adjective) otomatik, içgüdüsel;

(noun) otomatik silah, otomatik tabanca, otomatik araba

Örnek:

The car has an automatic transmission.
Araba otomatik vitesli.

automatically

/ˌɑː.t̬əˈmæt̬.ɪ.kəl.i/

(adverb) otomatik olarak, doğal olarak

Örnek:

The door opens automatically when you approach.
Yaklaştığınızda kapı otomatik olarak açılır.

awareness

/əˈwer.nəs/

(noun) farkındalık, bilinç

Örnek:

Promoting public awareness of environmental issues is crucial.
Çevre sorunları hakkında kamuoyu farkındalığını artırmak çok önemlidir.

awkward

/ˈɑː.kwɚd/

(adjective) garip, zor, beceriksiz

Örnek:

It was an awkward moment when they realized they had both worn the same dress.
İkisi de aynı elbiseyi giydiğini fark ettiklerinde garip bir an oldu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren