Avatar of Vocabulary Set B1 - B Harfi

Oxford 3000 - B1 İçinde B1 - B Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 3000 - B1' içinde 'B1 - B Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

backwards

/ˈbæk.wɚdz/

(adverb) geri, geriye doğru, tersten;

(adjective) geri kalmış, gelişmemiş

Örnek:

He took a step backwards.
Bir adım geri attı.

bake

/beɪk/

(verb) pişirmek, fırında pişirmek, kavurmak

Örnek:

She decided to bake a cake for her friend's birthday.
Arkadaşının doğum günü için bir pasta pişirmeye karar verdi.

balance

/ˈbæl.əns/

(noun) denge, uyum, bakiye;

(verb) dengelemek, karşılaştırmak

Örnek:

She lost her balance and fell.
Dengesini kaybetti ve düştü.

ban

/bæn/

(verb) yasaklamak, men etmek;

(noun) yasak, men

Örnek:

The government decided to ban smoking in all public places.
Hükümet tüm halka açık yerlerde sigara içmeyi yasaklamaya karar verdi.

bank

/bæŋk/

(noun) banka, bank, yamaç;

(verb) yatırmak, bankaya koymak, biriktirmek

Örnek:

I need to go to the bank to deposit a check.
Çek yatırmak için bankaya gitmem gerekiyor.

base

/beɪs/

(noun) taban, esas, temel;

(verb) dayandırmak, temellendirmek;

(adjective) alçak, adi

Örnek:

The statue stood on a marble base.
Heykel mermer bir taban üzerinde duruyordu.

basic

/ˈbeɪ.sɪk/

(adjective) temel, esas, sade

Örnek:

The basic principles of physics are taught in high school.
Fiziğin temel prensipleri lisede öğretilir.

basis

/ˈbeɪ.sɪs/

(noun) temel, esas, ana bileşen

Örnek:

The research provides a strong basis for the new theory.
Araştırma, yeni teori için güçlü bir temel sağlar.

battery

/ˈbæt̬.ɚ.i/

(noun) batarya, akü, darp

Örnek:

My phone's battery is low.
Telefonumun şarjı az.

battle

/ˈbæt̬.əl/

(noun) savaş, muharebe, mücadele;

(verb) mücadele etmek, savaşmak

Örnek:

The army won a decisive battle.
Ordu belirleyici bir savaş kazandı.

beauty

/ˈbjuː.t̬i/

(noun) güzellik, güzel, dilber

Örnek:

The beauty of the sunset was breathtaking.
Gün batımının güzelliği nefes kesiciydi.

bee

/biː/

(noun) arı

Örnek:

A bee buzzed past my ear.
Kulağımın yanından bir arı vızıldayarak geçti.

belief

/bɪˈliːf/

(noun) inanç, kanaat, ilke

Örnek:

His belief in God is unwavering.
Tanrı'ya olan inancı sarsılmaz.

bell

/bel/

(noun) zil, çan, ağız;

(verb) zil takmak, çan takmak

Örnek:

The church bell rang loudly.
Kilise çanı yüksek sesle çaldı.

bend

/bend/

(verb) bükmek, eğmek, boyun eğmek;

(noun) viraj, eğim

Örnek:

He tried to bend the metal rod.
Metal çubuğu bükmeye çalıştı.

benefit

/ˈben.ə.fɪt/

(noun) fayda, yarar, avantaj;

(verb) fayda sağlamak, yararlanmak, avantaj sağlamak

Örnek:

The new policy will bring many benefits to the community.
Yeni politika topluma birçok fayda sağlayacak.

better

/ˈbet̬.ɚ/

(adjective) daha iyi;

(adverb) daha iyi;

(verb) iyileştirmek, geçmek;

(noun) üstünler, daha iyiler

Örnek:

This new model is much better than the old one.
Bu yeni model eskisinden çok daha iyi.

bite

/baɪt/

(verb) ısırmak, ısırık, kemirmek;

(noun) ısırık, sokma, atıştırmalık

Örnek:

The dog might bite if you get too close.
Çok yaklaşırsan köpek ısırabilir.

block

/blɑːk/

(noun) blok, parça, bina;

(verb) engellemek, tıkamak, önlemek

Örnek:

He used a concrete block to prop open the door.
Kapıyı açık tutmak için bir beton blok kullandı.

board

/bɔːrd/

(noun) tahta, levha, yönetim kurulu;

(verb) binmek, gemiye binmek, yatılı kalacak yer sağlamak

Örnek:

He nailed the loose board back into place.
Gevşek tahtayı yerine çaktı.

bomb

/bɑːm/

(noun) bomba, fiyasko, başarısızlık;

(verb) bombalamak, çuvallamak, başarısız olmak

Örnek:

The police found a suspicious package that turned out to be a bomb.
Polis, şüpheli bir paket buldu ve bunun bir bomba olduğu ortaya çıktı.

border

/ˈbɔːr.dɚ/

(noun) sınır, kenar, çerçeve;

(verb) sınırlandırmak, çevrelemek

Örnek:

The river forms a natural border between the two nations.
Nehir, iki ülke arasında doğal bir sınır oluşturur.

bother

/ˈbɑː.ðɚ/

(verb) zahmet etmek, uğraşmak, rahatsız etmek;

(noun) zahmet, rahatsızlık

Örnek:

Don't bother to call me if you're going to be late.
Geç kalacaksan beni aramaya zahmet etme.

branch

/bræntʃ/

(noun) dal, şube, kısım;

(verb) dallanmak, ayrılmak

Örnek:

The bird landed on a high branch.
Kuş yüksek bir dala kondu.

brand

/brænd/

(noun) marka, damga, işaret;

(verb) damgalamak, markalamak

Örnek:

What brand of coffee do you prefer?
Hangi kahve markasını tercih edersiniz?

brave

/breɪv/

(adjective) cesur, yürekli;

(verb) meydan okumak, göğüs germek

Örnek:

The brave firefighter rescued the child from the burning building.
Cesur itfaiyeci çocuğu yanan binadan kurtardı.

breath

/breθ/

(noun) nefes, soluk, mola

Örnek:

Take a deep breath and relax.
Derin bir nefes al ve rahatla.

breathe

/briːð/

(verb) nefes almak, dile getirmek, fısıldamak

Örnek:

She took a deep breath and began to breathe slowly.
Derin bir nefes aldı ve yavaşça nefes almaya başladı.

breathing

/ˈbriː.ðɪŋ/

(noun) nefes alma;

(verb) nefes alan

Örnek:

Her breathing became shallow and rapid.
Nefes alışı sığ ve hızlı oldu.

bride

/braɪd/

(noun) gelin

Örnek:

The bride looked radiant in her white dress.
Gelin beyaz elbisesiyle ışıl ışıl görünüyordu.

bubble

/ˈbʌb.əl/

(noun) baloncuk, kabarcık, balon;

(verb) köpürmek, kaynamak, dolup taşmak

Örnek:

The soap created many bubbles in the water.
Sabun suda birçok baloncuk oluşturdu.

bury

/ˈber.i/

(verb) gömmek, saklamak, örtmek

Örnek:

They decided to bury the treasure on a deserted island.
Hazineleri ıssız bir adaya gömmeye karar verdiler.

by

/baɪ/

(preposition) ile, vasıtasıyla, tarafından;

(adverb) yanından, geçerek

Örnek:

He traveled by train.
Trenle seyahat etti.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren