Avatar of Vocabulary Set Top 176 - 200 Phrasal Verbs

En Yaygın 250 İngilizce Deyimsel Fiil İçinde Top 176 - 200 Phrasal Verbs Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'En Yaygın 250 İngilizce Deyimsel Fiil' içinde 'Top 176 - 200 Phrasal Verbs' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

go out to

/ɡoʊ aʊt tə/

(phrasal verb) uzanmak, ulaşmak, gitmek

Örnek:

The path goes out to the main road.
Patika ana yola uzanır.

call in

/kɔːl ɪn/

(phrasal verb) başvurmak, geri çağırmak, işe gelemeyeceğini bildirmek

Örnek:

We had to call in a specialist to fix the complex issue.
Karmaşık sorunu çözmek için bir uzmana başvurmak zorunda kaldık.

walk out

/ˈwɑːk aʊt/

(phrasal verb) protesto için ayrılmak, grev yapmak, işi bırakmak;

(noun) iş bırakma eylemi, protesto amaçlı ayrılma

Örnek:

The audience began to walk out when the comedian started telling offensive jokes.
Komedyen rahatsız edici şakalar yapmaya başlayınca seyirciler salon dışına çıkmaya başladı.

come after

/kʌm ˈæf.tər/

(phrasal verb) peşinden gelmek, takip etmek

Örnek:

The police came after the suspect.
Polis şüphelinin peşine düştü.

zoom in

/zuːm ɪn/

(phrasal verb) yakınlaştırmak, büyütmek

Örnek:

The camera can zoom in on distant objects.
Kamera uzak nesnelere yakınlaştırabilir.

stand by

/stænd baɪ/

(phrasal verb) seyirci kalmak, müdahale etmemek, desteklemek

Örnek:

He just stood by and watched the bullying happen.
Sadece seyirci kaldı ve zorbalığın olmasına izin verdi.

get away with

/ɡet əˈweɪ wɪð/

(phrasal verb) paçayı kurtarmak, yanına kalmak

Örnek:

He thought he could get away with cheating on the exam, but he was caught.
Sınavda kopya çekerek paçayı kurtarabileceğini sandı ama yakalandı.

move up

/muːv ʌp/

(phrasal verb) yükselmek, ilerlemek, yukarı hareket etmek

Örnek:

She hopes to move up in the company quickly.
Şirkette hızla yükselmeyi umuyor.

add up

/æd ˈʌp/

(phrasal verb) mantıklı gelmek, tutmak, toplamak

Örnek:

His story just doesn't add up.
Hikayesi hiç mantıklı gelmiyor.

light up

/laɪt ʌp/

(phrasal verb) aydınlatmak, ışıklandırmak, aydınlanmak

Örnek:

The Christmas tree began to light up as soon as it was plugged in.
Noel ağacı fişe takılır takılmaz aydınlanmaya başladı.

cave in

/keɪv ɪn/

(phrasal verb) çökmek, içe doğru yıkılmak, boyun eğmek

Örnek:

The roof of the old mine shaft began to cave in.
Eski maden kuyusunun çatısı çökmeye başladı.

come out with

/kʌm aʊt wɪð/

(phrasal verb) söylemek, ortaya atmak, çıkarmak

Örnek:

She just came out with the most outrageous suggestion.
En çirkin öneriyi birdenbire söyledi.

weigh in

/weɪ ɪn/

(phrasal verb) fikir beyan etmek, katılmak, tartmak

Örnek:

Everyone wanted to weigh in on the new policy.
Herkes yeni politika hakkında fikir beyan etmek istedi.

play on

/pleɪ ɑn/

(phrasal verb) oynamaya devam etmek, sürdürmek, kullanmak

Örnek:

Despite the rain, the teams decided to play on.
Yağmura rağmen takımlar oynamaya devam etmeye karar verdi.

break into

/breɪk ˈɪntuː/

(phrasal verb) girmek, zorla içeri girmek, birdenbire başlamak

Örnek:

Someone tried to break into my house last night.
Dün gece birisi evime girmeye çalıştı.

work through

/wɜːrk θruː/

(phrasal verb) çözmek, atlatmak, üstesinden gelmek

Örnek:

We need to work through these issues together.
Bu sorunları birlikte çözmeliyiz.

cut down

/kʌt daʊn/

(phrasal verb) azaltmak, kısmak, kesmek

Örnek:

You need to cut down on sugar if you want to be healthier.
Daha sağlıklı olmak istiyorsan şekeri azaltmalısın.

pull off

/pʊl ɔf/

(phrasal verb) başarmak, üstesinden gelmek, çıkmak

Örnek:

They managed to pull off the biggest deal of the year.
Yılın en büyük anlaşmasını başarmayı başardılar.

spread out

/spred aʊt/

(phrasal verb) yayılmak, genişlemek, yaymak

Örnek:

The city has spread out over the years, incorporating many smaller towns.
Şehir yıllar içinde yayılmış, birçok küçük kasabayı bünyesine katmıştır.

go over to

/ɡoʊ ˈoʊvər tə/

(phrasal verb) gitmek, uğramak, taraf değiştirmek

Örnek:

Let's go over to John's house after dinner.
Akşam yemeğinden sonra John'un evine gidelim.

lock in

/lɑːk ɪn/

(phrasal verb) sabitlemek, kilitlemek, hapsetmek

Örnek:

The new contract will lock in lower prices for the next five years.
Yeni sözleşme önümüzdeki beş yıl boyunca daha düşük fiyatları sabitleyecek.

break out

/breɪk aʊt/

(phrasal verb) kaçmak, firar etmek, patlak vermek

Örnek:

Three prisoners broke out of the maximum-security prison last night.
Üç mahkum dün gece yüksek güvenlikli hapishaneden kaçtı.

come by

/kʌm baɪ/

(phrasal verb) uğramak, ziyaret etmek, elde etmek

Örnek:

Why don't you come by my office later?
Neden daha sonra ofisime uğramıyorsun?

knock back

/nɑk bæk/

(phrasal verb) devirmek, kafaya dikmek, pahalıya mal olmak

Örnek:

He can knock back several beers in an hour.
Bir saat içinde birkaç birayı devirebilir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren