Avatar of Vocabulary Set Düşünceler ve Kararlar

C2 Seviyesi İçinde Düşünceler ve Kararlar Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C2 Seviyesi' içinde 'Düşünceler ve Kararlar' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

surmise

/sɚˈmaɪz/

(verb) tahmin etmek, varsaymak;

(noun) tahmin, varsayım

Örnek:

He surmised that she was not interested in the offer.
Teklifle ilgilenmediğini tahmin etti.

mull over

/mʌl ˈoʊvər/

(phrasal verb) iyice düşünmek, üzerinde kafa yormak

Örnek:

I need some time to mull over the offer before I decide.
Karar vermeden önce teklifi iyice düşünmek için zamana ihtiyacım var.

reckon

/ˈrek.ən/

(verb) hesaplamak, tahmin etmek, sanmak

Örnek:

The police reckon the murder was committed at about 12:30 a.m.
Polis, cinayetin sabah 12:30 civarında işlendiğini tahmin ediyor.

ruminate

/ˈruː.mə.neɪt/

(verb) derinlemesine düşünmek, kafa yormak, geviş getirmek

Örnek:

She spent hours ruminating on the meaning of life.
Hayatın anlamı üzerine saatlerce düşündü.

cogitate

/ˈkɑː.dʒə.teɪt/

(verb) derinlemesine düşünmek, kafa yormak, tefekkür etmek

Örnek:

He paused to cogitate on the implications of his decision.
Kararının sonuçlarını düşünmek için durakladı.

relive

/ˌriːˈlɪv/

(verb) yeniden yaşamak, tekrar deneyimlemek

Örnek:

She often relives her childhood memories.
Çocukluk anılarını sık sık yeniden yaşar.

retain

/rɪˈteɪn/

(verb) korumak, tutmak, emmek

Örnek:

She managed to retain her composure despite the bad news.
Kötü haberlere rağmen soğukkanlılığını korumayı başardı.

dredge up

/dredʒ ʌp/

(phrasal verb) ortaya çıkarmak, eşelemek

Örnek:

Why do you always have to dredge up old arguments?
Neden hep eski tartışmaları ortaya çıkarmak zorundasın?

spurn

/spɝːn/

(verb) hor görmek, küçümsemek

Örnek:

He spurned her offer of help.
Yardım teklifini hor gördü.

refute

/rɪˈfjuːt/

(verb) çürütmek, yalanlamak, inkar etmek

Örnek:

These claims have been refuted by the evidence.
Bu iddialar kanıtlarla çürütüldü.

rebuff

/rɪˈbʌf/

(verb) geri çevirmek, reddetmek;

(noun) reddetme, geri çevirme, geri püskürtme

Örnek:

She rebuffed his advances.
Onun yaklaşımlarını geri çevirdi.

opine

/oʊˈpaɪn/

(verb) fikir beyan etmek, düşünmek, sanmak

Örnek:

He will opine on the matter after reviewing all the facts.
Tüm gerçekleri inceledikten sonra konu hakkında fikir beyan edecek.

conceptualize

/kənˈsep.tʃu.ə.laɪz/

(verb) kavramsallaştırmak, tasavvur etmek

Örnek:

It's difficult to conceptualize the vastness of space.
Uzayın enginliğini kavramsallaştırmak zordur.

propound

/prəˈpaʊnd/

(verb) öne sürmek, teklif etmek, ortaya koymak

Örnek:

He will propound his theory at the conference.
Konferansta teorisini öne sürecek.

proffer

/ˈprɑː.fɚ/

(verb) sunmak, teklif etmek;

(noun) teklif, öneri

Örnek:

He proffered his hand in greeting.
Selamlaşmak için elini uzattı.

heed

/hiːd/

(verb) kulak vermek, dikkate almak;

(noun) dikkat, özen

Örnek:

He failed to heed the warnings.
Uyarılara kulak asmadı.

waver

/ˈweɪ.vɚ/

(verb) tereddüt etmek, sarsılmak, bocalama

Örnek:

He started to waver on his decision to move abroad.
Yurt dışına taşınma kararında tereddüt etmeye başladı.

resolve

/rɪˈzɑːlv/

(verb) çözmek, halletmek, karar vermek;

(noun) kararlılık, azim

Örnek:

We need to resolve this issue quickly.
Bu sorunu hızla çözmemiz gerekiyor.

ambivalent

/æmˈbɪv.ə.lənt/

(adjective) kararsız, çelişik

Örnek:

She felt ambivalent about her career choice.
Kariyer seçimi konusunda kararsız hissediyordu.

fuzzy

/ˈfʌz.i/

(adjective) tüylü, bulanık, belirsiz

Örnek:

The kitten had soft, fuzzy fur.
Yavru kedinin yumuşak, tüylü kürkü vardı.

incisive

/ɪnˈsaɪ.sɪv/

(adjective) keskin, nüfuz edici, derinlemesine

Örnek:

Her incisive comments cut through the confusion.
Onun keskin yorumları kafa karışıklığını giderdi.

irresolute

/ɪˈrez.əl.uːt/

(adjective) kararsız, tereddütlü

Örnek:

He remained irresolute, unable to decide which path to take.
Hangi yolu seçeceğine karar veremeyerek kararsız kaldı.

unanimous

/juːˈnæn.ə.məs/

(adjective) oybirliğiyle, tek sesli

Örnek:

The jury reached a unanimous verdict.
Jüri oybirliğiyle bir karara vardı.

volition

/vəˈlɪʃ.ən/

(noun) irade, istek

Örnek:

He signed the contract of his own volition.
Sözleşmeyi kendi isteğiyle imzaladı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren