Avatar of Vocabulary Set Spor

C2 Seviyesi İçinde Spor Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C2 Seviyesi' içinde 'Spor' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

curling

/ˈkɝː.lɪŋ/

(noun) körling;

(adjective) kıvrılan, sarılan

Örnek:

She joined a curling club to learn the sport.
Sporu öğrenmek için bir körling kulübüne katıldı.

lacrosse

/ləˈkrɑːs/

(noun) lakros

Örnek:

He plays lacrosse for his university team.
Üniversite takımı için lakros oynuyor.

CrossFit

/ˈkrɑːs.fɪt/

(trademark) CrossFit

Örnek:

She trains for CrossFit competitions every day.
Her gün CrossFit yarışmaları için antrenman yapıyor.

seed

/siːd/

(noun) tohum, çekirdek, kaynak;

(verb) ekmek, tohumlamak, çekirdeklerini çıkarmak

Örnek:

Plant the seed in fertile soil.
Tohumu verimli toprağa ek.

decathlon

/dɪˈkæθ.lɑːn/

(noun) dekatlon

Örnek:

He trained for years to compete in the decathlon.
Dekatlonda yarışmak için yıllarca antrenman yaptı.

titlist

/ˈtaɪt̬.əl.ɪst/

(noun) şampiyon, unvan sahibi

Örnek:

The reigning titlist successfully defended her championship.
Hüküm süren şampiyon unvanını başarıyla savundu.

contender

/kənˈten.dɚ/

(noun) aday, rakip, yarışmacı

Örnek:

She is a strong contender for the championship title.
Şampiyonluk unvanı için güçlü bir aday.

rookie

/ˈrʊk.i/

(noun) çaylak, acemi;

(adjective) çaylak, deneyimsiz

Örnek:

He's still a rookie in the company, so be patient with him.
Şirkette hala bir çaylak, bu yüzden ona karşı sabırlı ol.

playoff

/ˈpleɪ.ɑːf/

(noun) play-off, eleme maçı

Örnek:

The team made it to the championship playoff.
Takım şampiyonluk play-off'una kaldı.

grandstand finish

/ˈɡrænd.stænd ˌfɪn.ɪʃ/

(noun) muhteşem bitiriş, heyecanlı final

Örnek:

The race ended with a thrilling grandstand finish, with the lead changing hands in the final meters.
Yarış, son metrelerde liderliğin el değiştirdiği heyecan verici bir tribün finişiyle sona erdi.

most valuable player

/moʊst ˌvæl.jə.bəl ˈpleɪ.ər/

(noun) en değerli oyuncu, MVP

Örnek:

LeBron James has won the Most Valuable Player award multiple times in his career.
LeBron James kariyerinde birçok kez En Değerli Oyuncu ödülünü kazandı.

grand slam

/ˌɡrænd ˈslæm/

(noun) grand slam, grand slam (beyzbol)

Örnek:

She achieved a grand slam in tennis, winning all four major tournaments.
Teniste dört büyük turnuvayı da kazanarak bir grand slam elde etti.

Grand Prix

/ˌɡrɑːn ˈpriː/

(noun) Grand Prix

Örnek:

The Monaco Grand Prix is one of the most prestigious races in Formula 1.
Monako Grand Prix'si Formula 1'deki en prestijli yarışlardan biridir.

welterweight

/ˈwel.t̬ɚ.weɪt/

(noun) velter sıklet;

(adjective) velter sıklet

Örnek:

He moved up to the welterweight division after dominating the lightweight class.
Hafif sıkleti domine ettikten sonra velter sıklete yükseldi.

gridiron

/ˈɡrɪd.aɪrn/

(noun) ızgara, mangal, Amerikan futbolu sahası

Örnek:

The chef cooked the steaks on a hot gridiron.
Şef biftekleri sıcak bir ızgarada pişirdi.

pennant

/ˈpen.ənt/

(noun) flama, bayrak, şampiyonluk

Örnek:

The championship pennant was raised high above the stadium.
Şampiyonluk flaması stadyumun üzerinde yüksekte dalgalanıyordu.

rappel

/ræpˈel/

(verb) iple inmek, rapel yapmak;

(noun) iple iniş, rapel

Örnek:

The climbers decided to rappel down the cliff.
Dağcılar uçurumdan iple inmeye karar verdiler.

slapshot

/ˈslæp.ʃɑːt/

(noun) slapshot, sert şut

Örnek:

He scored the winning goal with a powerful slapshot from the blue line.
Mavi çizgiden attığı güçlü bir slapshot ile galibiyet golünü attı.

smash

/smæʃ/

(verb) kırmak, parçalamak, çarpmak;

(noun) kırılma, çarpma, hit

Örnek:

He accidentally smashed the vase.
Vazoyu yanlışlıkla kırdı.

birdie

/ˈbɝː.di/

(noun) kuşçuk, küçük kuş, birdie

Örnek:

The child pointed at the cute birdie in the tree.
Çocuk ağaçtaki sevimli kuşcuğu işaret etti.

drop shot

/ˈdrɑːp ˌʃɑːt/

(noun) drop shot, kısa vuruş

Örnek:

The tennis player executed a perfect drop shot, leaving his opponent stranded.
Tenisçi mükemmel bir drop shot yaparak rakibini çaresiz bıraktı.

double fault

/ˌdʌb.əl ˈfɑːlt/

(noun) çift hata;

(verb) çift hata yapmak

Örnek:

The player committed a double fault on match point.
Oyuncu maç puanında çift hata yaptı.

fumble

/ˈfʌm.bəl/

(verb) beceriksizce yapmak, aramaya çalışmak, kekelemek;

(noun) hata, beceriksizlik

Örnek:

He tried to catch the ball but fumbled it.
Topu yakalamaya çalıştı ama beceriksizce düşürdü.

steeplechase

/ˈstiː.pəl.tʃeɪs/

(noun) engel atlama yarışı, steeplechase, engel atlama;

(verb) engel atlama yarışı yapmak, steeplechase yapmak

Örnek:

The jockey prepared his horse for the challenging steeplechase.
Jokey, zorlu engel atlama yarışı için atını hazırladı.

regatta

/rɪˈɡɑː.t̬ə/

(noun) regatta, tekne yarışı

Örnek:

The annual rowing regatta attracts teams from all over the country.
Yıllık kürek yarışları ülkenin dört bir yanından takımları çekiyor.

dope

/doʊp/

(noun) uyuşturucu, esrar, bilgi;

(adjective) harika, müthiş;

(verb) doping yapmak, uyuşturucu vermek

Örnek:

He was arrested for possession of dope.
Uyuşturucu bulundurmaktan tutuklandı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren