Avatar of Vocabulary Set C1 - Toplum Bizi İnsan Yapar!

C1 Seviyesi İçinde C1 - Toplum Bizi İnsan Yapar! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Toplum Bizi İnsan Yapar!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

anthropology

/ˌæn.θrəˈpɑː.lə.dʒi/

(noun) antropoloji

Örnek:

She decided to major in anthropology at university.
Üniversitede antropoloji okumaya karar verdi.

aristocrat

/əˈrɪs.stə.kræt/

(noun) aristokrat, soylu

Örnek:

The old aristocrat lived in a grand mansion.
Yaşlı aristokrat büyük bir konakta yaşıyordu.

baron

/ˈber.ən/

(noun) baron, iş adamı

Örnek:

Lord Smith was elevated to the peerage as Baron Smith of Westminster.
Lord Smith, Westminster'dan Baron Smith olarak soyluluğa yükseltildi.

earl

/ɝːl/

(noun) kont

Örnek:

The Earl of Sandwich is credited with inventing the sandwich.
Sandwich Kontu'nun sandviçi icat ettiği söylenir.

noble

/ˈnoʊ.bəl/

(adjective) asil, soylu, yüce;

(noun) asil, soylu

Örnek:

He was born into a noble family.
Asil bir ailede doğdu.

peer

/pɪr/

(noun) akran, meslektaş, eş;

(verb) dikkatle bakmak, göz gezdirmek, gözlemek

Örnek:

Children are often influenced by their peers.
Çocuklar genellikle akranları tarafından etkilenir.

belonging

/bɪˈlɑːŋ.ɪŋ/

(noun) aidiyet, ait olma duygusu, eşyalar

Örnek:

She felt a strong sense of belonging in her new community.
Yeni topluluğunda güçlü bir aidiyet duygusu hissetti.

citizenship

/ˈsɪt̬.ə.zən.ʃɪp/

(noun) vatandaşlık, yurttaşlık bilinci

Örnek:

He applied for citizenship after living in the country for five years.
Ülkede beş yıl yaşadıktan sonra vatandaşlık başvurusunda bulundu.

alien

/ˈeɪ.li.ən/

(noun) yabancı, uzaylı, dünya dışı varlık;

(adjective) yabancı, aykırı, uzaylı

Örnek:

The government has strict laws regarding alien residents.
Hükümetin yabancı sakinler hakkında katı yasaları var.

civic

/ˈsɪv.ɪk/

(adjective) sivil, kentle ilgili

Örnek:

The mayor attended the civic ceremony.
Belediye başkanı sivil törene katıldı.

humanitarian

/hjuːˌmæn.ɪˈter.i.ən/

(noun) insani yardım görevlisi, hayırsever;

(adjective) insani, hayırsever

Örnek:

She dedicated her life to being a humanitarian, helping those in need around the world.
Hayatını bir insani yardım görevlisi olmaya adadı, dünya çapında ihtiyacı olanlara yardım etti.

sexuality

/ˌsek.ʃuˈæl.ə.t̬i/

(noun) cinsellik, cinsel yönelim, cinsel duygular

Örnek:

The film explores themes of identity and sexuality.
Film, kimlik ve cinsellik temalarını işliyor.

feminist

/ˈfem.ə.nɪst/

(noun) feminist;

(adjective) feminist

Örnek:

She proudly declared herself a feminist.
Kendini gururla bir feminist olarak ilan etti.

feminine

/ˈfem.ə.nɪn/

(adjective) kadınsı, dişil, kadın

Örnek:

She has a very gentle and feminine voice.
Çok nazik ve kadınsı bir sesi var.

gender-neutral

/ˈdʒen.dərˌnuː.trəl/

(adjective) cinsiyet ayrımı gözetmeyen, cinsiyetsiz

Örnek:

The company adopted a gender-neutral dress code.
Şirket cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir kıyafet yönetmeliği benimsedi.

masculine

/ˈmæs.kjə.lɪn/

(adjective) erkeksi, maskülen, eril

Örnek:

He has a very masculine voice.
Çok erkeksi bir sesi var.

LGBTQ

/ˌel.dʒiː.biː.tiːˈkjuː/

(abbreviation) LGBTQ, lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve kuir/sorgulayan

Örnek:

The city hosted a large LGBTQ pride parade.
Şehir büyük bir LGBTQ onur yürüyüşüne ev sahipliği yaptı.

bisexual

/baɪˈsek.ʃu.əl/

(adjective) biseksüel;

(noun) biseksüel

Örnek:

She identifies as bisexual and has dated both men and women.
Kendini biseksüel olarak tanımlıyor ve hem erkeklerle hem de kadınlarla çıktı.

heterosexual

/ˌhet̬.ə.roʊˈsek.ʃu.əl/

(adjective) heteroseksüel;

(noun) heteroseksüel

Örnek:

She identifies as heterosexual.
Kendini heteroseksüel olarak tanımlıyor.

homosexual

/ˌhoʊ.moʊˈsek.ʃu.əl/

(adjective) eşcinsel;

(noun) eşcinsel

Örnek:

He is openly homosexual and an advocate for LGBTQ+ rights.
O açıkça eşcinseldir ve LGBTQ+ hakları savunucusudur.

gay

/ɡeɪ/

(adjective) eşcinsel, gay, neşeli

Örnek:

He came out as gay last year.
Geçen yıl eşcinsel olduğunu açıkladı.

lesbian

/ˈlez.bi.ən/

(noun) lezbiyen;

(adjective) lezbiyen

Örnek:

She identifies as a lesbian and is an advocate for LGBTQ+ rights.
Kendini lezbiyen olarak tanımlıyor ve LGBTQ+ hakları savunucusu.

straight

/streɪt/

(adjective) düz, doğru, dürüst;

(adverb) dosdoğru, doğrudan, doğru bir şekilde;

(noun) düzlük, düz kısım

Örnek:

Draw a straight line across the page.
Sayfaya düz bir çizgi çizin.

transgender

/trænzˈdʒen.dɚ/

(adjective) transgender;

(noun) transgender

Örnek:

The organization provides support for transgender individuals.
Kuruluş, transgender bireylere destek sağlıyor.

demographic

/ˌdem.əˈɡræf.ɪk/

(noun) demografi, nüfus kesimi;

(adjective) demografik

Örnek:

The marketing campaign targets a young, urban demographic.
Pazarlama kampanyası genç, kentsel bir demografik hedefliyor.

ethnicity

/eθˈnɪs.ə.t̬i/

(noun) etnik köken, etnisite

Örnek:

The census asks about your ethnicity.
Nüfus sayımı etnik kökeninizi sorar.

rebel

/ˈreb.əl/

(noun) isyancı, asi, aykırı;

(verb) ayaklanmak, isyan etmek, karşı gelmek

Örnek:

The rebels stormed the capital city.
İsyancılar başkenti bastı.

integrate

/ˈɪn.t̬ə.ɡreɪt/

(verb) entegre etmek, birleştirmek, kaynaştırmak

Örnek:

The new software will integrate with existing systems.
Yeni yazılım mevcut sistemlerle entegre olacak.

segregation

/ˌseɡ.rəˈɡeɪ.ʃən/

(noun) ayrım, tecrit, ayrımcılık

Örnek:

The segregation of waste materials is important for recycling.
Atık malzemelerin ayrıştırılması geri dönüşüm için önemlidir.

sociological

/ˌsoʊ.si.əˈlɑː.dʒɪ.kəl/

(adjective) sosyolojik

Örnek:

The research focuses on the sociological impact of technology.
Araştırma, teknolojinin sosyolojik etkisine odaklanıyor.

multicultural

/ˌmʌl.tiˈkʌl.tʃɚ.əl/

(adjective) çok kültürlü

Örnek:

London is a truly multicultural city with people from all over the world.
Londra, dünyanın her yerinden insanlarla gerçekten çok kültürlü bir şehirdir.

superior

/səˈpɪr.i.ɚ/

(adjective) üstün, daha iyi, yüksek;

(noun) üst, amir

Örnek:

She is my superior at work.
O iş yerinde benim üstüm.

senior citizen

/ˌsiː.njɚ ˈsɪt.ɪ.zən/

(noun) yaşlı vatandaş, emekli

Örnek:

The museum offers discounts for senior citizens.
Müze yaşlı vatandaşlara indirim sunuyor.

bourgeoisie

/ˌbʊrʒ.wɑːˈziː/

(noun) burjuvazi, orta sınıf, kapitalist sınıf

Örnek:

The novel critiques the values of the bourgeoisie.
Roman, burjuvazinin değerlerini eleştiriyor.

petite bourgeoisie

/ˌpet.i ˌbʊr.ʒwɑːˈziː/

(noun) küçük burjuvazi

Örnek:

The novel explores the struggles of the petite bourgeoisie in a changing economic landscape.
Roman, değişen ekonomik manzarada küçük burjuvazinin mücadelelerini inceliyor.

protocol

/ˈproʊ.t̬ə.kɑːl/

(noun) protokol, kurallar, tören;

(verb) protokol altına almak, protokol yayınlamak

Örnek:

The diplomats followed strict protocol during the negotiations.
Diplomatlar müzakereler sırasında katı protokole uydular.

primitive

/ˈprɪm.ə.t̬ɪv/

(adjective) ilkel, başlangıçtaki, gelişmemiş;

(noun) ilkel, ilkel insan

Örnek:

Early humans used primitive tools for hunting.
İlk insanlar avlanmak için ilkel aletler kullandılar.

hillbilly

/ˈhɪlˌbɪl.i/

(noun) dağlı, köylü, taşralı

Örnek:

He was called a hillbilly because he grew up in the remote mountains.
Uzak dağlarda büyüdüğü için ona dağlı deniyordu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren