Avatar of Vocabulary Set C1 - Fiillerinizi Bilin! (Bölüm 5)

C1 Seviyesi İçinde C1 - Fiillerinizi Bilin! (Bölüm 5) Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Fiillerinizi Bilin! (Bölüm 5)' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

opt

/ɑːpt/

(verb) seçmek, tercih etmek

Örnek:

You can opt for a refund or a replacement.
Para iadesi veya değişim seçeneğini kullanabilirsiniz.

boast

/boʊst/

(verb) övünmek, böbürlenmek, sahip olmak;

(noun) övünme, böbürlenme

Örnek:

He likes to boast about his new car.
Yeni arabasıyla övünmeyi sever.

pledge

/pledʒ/

(noun) söz, taahhüt, rehin;

(verb) söz vermek, taahhüt etmek, rehin vermek

Örnek:

He made a pledge to support his family.
Ailesini desteklemek için bir söz verdi.

proclaim

/proʊˈkleɪm/

(verb) ilan etmek, duyurmak, tanımak

Örnek:

The king will proclaim a new law tomorrow.
Kral yarın yeni bir yasayı ilan edecek.

renew

/rɪˈnuː/

(verb) yenilemek, devam etmek, uzatmak

Örnek:

They decided to renew their efforts to find a solution.
Bir çözüm bulma çabalarını yenilemeye karar verdiler.

resume

/rɪˈzuːm/

(noun) özgeçmiş, CV;

(verb) devam etmek, yeniden başlamak

Örnek:

Please attach your resume to the application form.
Lütfen özgeçmişinizi başvuru formuna ekleyin.

initiate

/ɪˈnɪʃ.i.eɪt/

(verb) başlatmak, girişmek, öncülük etmek;

(noun) başlatılan, yeni üye, acemi

Örnek:

The company decided to initiate a new marketing campaign.
Şirket yeni bir pazarlama kampanyası başlatmaya karar verdi.

manifest

/ˈmæn.ə.fest/

(verb) göstermek, ortaya çıkarmak, kanıtlamak;

(adjective) açık, belli;

(noun) manifesto, liste

Örnek:

She began to manifest symptoms of the disease.
Hastalığın belirtilerini göstermeye başladı.

originate

/əˈrɪdʒ.ən.eɪt/

(verb) ortaya çıkmak, kaynaklanmak, yaratmak

Örnek:

The custom originated in ancient Egypt.
Gelenek eski Mısır'da ortaya çıktı.

stem

/stem/

(noun) sap, gövde, kök;

(verb) kaynaklanmak, doğmak, durdurmak

Örnek:

The rose stem had sharp thorns.
Gül sapında keskin dikenler vardı.

suppress

/səˈpres/

(verb) bastırmak, önlemek, zapt etmek

Örnek:

The government moved quickly to suppress the rebellion.
Hükümet isyanı bastırmak için hızla harekete geçti.

aspire

/əˈspaɪər/

(verb) arzu etmek, talip olmak

Örnek:

Many young people aspire to a career in medicine.
Birçok genç tıp alanında bir kariyere talip olur.

coincide

/ˌkoʊ.ɪnˈsaɪd/

(verb) çakışmak, örtüşmek

Örnek:

The start of the festival will coincide with the full moon.
Festivalin başlangıcı dolunay ile çakışacak.

complement

/ˈkɑːm.plə.ment/

(noun) tamamlayıcı, bütünleyici, tam sayı;

(verb) tamamlamak, bütünlemek

Örnek:

The wine was a perfect complement to the meal.
Şarap yemeğe mükemmel bir tamamlayıcıydı.

constitute

/ˈkɑːn.stə.tuːt/

(verb) oluşturmak, teşkil etmek, kurmak

Örnek:

Women constitute 70 percent of the student population.
Kadınlar öğrenci nüfusunun yüzde 70'ini oluşturmaktadır.

coordinate

/koʊˈɔːr.dən.eɪt/

(verb) koordine etmek, düzenlemek, uyum sağlamak;

(noun) koordinat;

(adjective) koordinat, eşdeğer

Örnek:

We need to coordinate our efforts to finish the project on time.
Projeyi zamanında bitirmek için çabalarımızı koordine etmemiz gerekiyor.

correspond

/ˌkɔːr.əˈspɑːnd/

(verb) örtüşmek, karşılık gelmek, yazışmak

Örnek:

The results of the experiment correspond with our predictions.
Deney sonuçları tahminlerimizle örtüşüyor.

deprive

/dɪˈpraɪv/

(verb) mahrum etmek, yoksun bırakmak

Örnek:

The new law will deprive many people of their right to vote.
Yeni yasa birçok insanı oy kullanma hakkından mahrum bırakacak.

discharge

/dɪsˈtʃɑːrdʒ/

(verb) taburcu etmek, terhis etmek, deşarj etmek;

(noun) taburcu, terhis, deşarj

Örnek:

The patient was discharged from the hospital yesterday.
Hasta dün hastaneden taburcu edildi.

displace

/dɪˈspleɪs/

(verb) yerini almak, yerinden etmek, yerini değiştirmek

Örnek:

New technology often displaces older methods.
Yeni teknoloji genellikle eski yöntemlerin yerini alır.

ease

/iːz/

(noun) kolaylık, rahatlık, huzur;

(verb) hafifletmek, yatıştırmak, yavaşça hareket ettirmek

Örnek:

He passed the exam with ease.
Sınavı kolaylıkla geçti.

embed

/ɪmˈbed/

(verb) gömmek, yerleştirmek, gömme

Örnek:

He had a piece of glass embedded in his hand.
Eline bir cam parçası saplanmıştı.

enact

/ɪˈnækt/

(verb) çıkarmak, yürürlüğe koymak, canlandırmak

Örnek:

Congress will enact new legislation next month.
Kongre önümüzdeki ay yeni yasalar çıkaracak.

encompass

/ɪnˈkʌm.pəs/

(verb) kapsamak, içermek, çevrelemek

Örnek:

The city's walls encompass the old town.
Şehrin surları eski şehri çevreler.

endure

/ɪnˈdʊr/

(verb) katlanmak, dayanmak, sürmek

Örnek:

She had to endure a long period of illness.
Uzun bir hastalık dönemine katlanmak zorunda kaldı.

evoke

/ɪˈvoʊk/

(verb) uyandırmak, çağrıştırmak, canlandırmak

Örnek:

The old photographs evoked memories of her childhood.
Eski fotoğraflar çocukluk anılarını canlandırdı.

facilitate

/fəˈsɪl.ə.teɪt/

(verb) kolaylaştırmak, sağlamak

Örnek:

The new software will facilitate data analysis.
Yeni yazılım veri analizini kolaylaştıracak.

foster

/ˈfɑː.stɚ/

(verb) teşvik etmek, geliştirmek, beslemek;

(adjective) koruyucu aile, bakım

Örnek:

The school aims to foster a love of learning in its students.
Okul, öğrencilerinde öğrenme sevgisini teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

hail

/heɪl/

(noun) dolu, selam, çağrı;

(verb) dolu yağmak, çağırmak, selamlamak;

(exclamation) selam

Örnek:

The sudden hail storm damaged the crops.
Ani dolu fırtınası ekinlere zarar verdi.

halt

/hɑːlt/

(verb) durmak, durdurmak;

(noun) durma, mola;

(exclamation) Dur!

Örnek:

The car came to a sudden halt.
Araba aniden durdu.

incur

/ɪnˈkɝː/

(verb) uğramak, maruz kalmak

Örnek:

He incurred the wrath of his boss by being late.
Geç kalarak patronunun gazabına uğradı.

indulge

/ɪnˈdʌldʒ/

(verb) kendini şımartmak, zevkine varmak, şımartmak

Örnek:

I decided to indulge in a long, hot bath after a stressful day.
Stresli bir günün ardından uzun, sıcak bir banyoya dalmaya karar verdim.

expire

/ɪkˈspaɪr/

(verb) süresi dolmak, sona ermek, vefat etmek

Örnek:

My passport will expire next year.
Pasaportum gelecek yıl süresi dolacak.

venture

/ˈven.tʃɚ/

(noun) girişim, macera, riskli iş;

(verb) girişmek, cesaret etmek, risk almak

Örnek:

Their latest business venture failed.
Son iş girişimleri başarısız oldu.

decay

/dɪˈkeɪ/

(noun) çürüme, bozulma, diş çürüğü;

(verb) çürümek, bozulmak, yozlaşmak

Örnek:

The old wooden fence was showing signs of decay.
Eski ahşap çit çürüme belirtileri gösteriyordu.

consolidate

/kənˈsɑː.lə.deɪt/

(verb) birleştirmek, sağlamlaştırmak, pekiştirmek

Örnek:

The company decided to consolidate its operations into one main office.
Şirket, operasyonlarını tek bir ana ofiste birleştirmeye karar verdi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren