Avatar of Vocabulary Set C1 - Değişim Yaratmak!

C1 Seviyesi İçinde C1 - Değişim Yaratmak! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Değişim Yaratmak!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

accelerate

/ekˈsel.ɚ.eɪt/

(verb) hızlanmak, hızlandırmak, çabuklaştırmak

Örnek:

The car began to accelerate as it entered the highway.
Araba otoyola girer girmez hızlanmaya başladı.

accumulate

/əˈkjuː.mjə.leɪt/

(verb) biriktirmek, toplamak, yığmak

Örnek:

Over the years, he accumulated a vast collection of books.
Yıllar içinde geniş bir kitap koleksiyonu biriktirdi.

appreciate

/əˈpriː.ʃi.eɪt/

(verb) takdir etmek, değerini bilmek, anlamak

Örnek:

I really appreciate your help.
Yardımınızı gerçekten takdir ediyorum.

bring about

/brɪŋ əˈbaʊt/

(phrasal verb) neden olmak, meydana getirmek, sağlamak

Örnek:

The new policy aims to bring about significant changes in the education system.
Yeni politika, eğitim sisteminde önemli değişiklikler meydana getirmeyi amaçlıyor.

convert

/kənˈvɝːt/

(verb) dönüştürmek, çevirmek, din değiştirmek;

(noun) mühtedi, dönme

Örnek:

They decided to convert the old barn into a guesthouse.
Eski ahırı misafirhaneye dönüştürmeye karar verdiler.

deteriorate

/dɪˈtɪr.i.ə.reɪt/

(verb) kötüleşmek, bozulmak

Örnek:

The weather conditions began to deteriorate rapidly.
Hava koşulları hızla kötüleşmeye başladı.

ensue

/ɪnˈsuː/

(verb) ardından gelmek, sonuçlanmak, meydana gelmek

Örnek:

A long discussion ensued after the presentation.
Sunumdan sonra uzun bir tartışma başladı.

grow

/ɡroʊ/

(verb) büyümek, artmak, yetiştirmek

Örnek:

The company's profits continue to grow.
Şirketin karları büyümeye devam ediyor.

induce

/ɪnˈduːs/

(verb) ikna etmek, teşvik etmek, neden olmak

Örnek:

The doctor tried to induce the patient to take the medication.
Doktor hastayı ilacı almaya ikna etmeye çalıştı.

plunge

/plʌndʒ/

(verb) atlamak, dalmak, düşmek;

(noun) düşüş, atlayış

Örnek:

She took a deep breath and plunged into the cold water.
Derin bir nefes aldı ve soğuk suya atladı.

provoke

/prəˈvoʊk/

(verb) tahrik etmek, kışkırtmak, uyandırmak

Örnek:

His rude comments provoked her to anger.
Kaba yorumları onu kızdırdı.

rally

/ˈræl.i/

(noun) miting, toplantı, gösteri;

(verb) toparlanmak, bir araya gelmek, canlanmak

Örnek:

Thousands attended the political rally.
Binlerce kişi siyasi mitinge katıldı.

rocket

/ˈrɑː.kɪt/

(noun) roket, roka;

(verb) fırlamak, hızla yükselmek

Örnek:

The rocket launched into space with a powerful roar.
Roket güçlü bir kükremeyle uzaya fırlatıldı.

sink

/sɪŋk/

(verb) batmak, çökmek, batırmak;

(noun) lavabo, evye

Örnek:

The ship began to sink after hitting the iceberg.
Gemi buzdağına çarptıktan sonra batmaya başladı.

stem from

/stem frʌm/

(phrasal verb) kaynaklanmak, gelmek

Örnek:

His problems stem from a lack of communication.
Sorunları iletişim eksikliğinden kaynaklanıyor.

surge

/sɝːdʒ/

(noun) dalgalanma, akın, artış;

(verb) dalgalanmak, akın etmek, artmak

Örnek:

A sudden surge of water broke through the dam.
Barajı ani bir su dalgalanması yıktı.

underlie

/ˌʌn.dɚˈlaɪ/

(verb) temelini oluşturmak, altında yatmak

Örnek:

The fundamental principles that underlie his philosophy are quite complex.
Felsefesinin temelini oluşturan temel ilkeler oldukça karmaşıktır.

shoot up

/ʃuːt ʌp/

(phrasal verb) hızla büyümek, fırlamak, hızla artmak

Örnek:

The plants shot up after the rain.
Yağmurdan sonra bitkiler hızla büyüdü.

swap

/swɑːp/

(noun) takas, değişim;

(verb) takas etmek, değiştirmek

Örnek:

Let's do a quick swap of seats.
Hızlı bir koltuk değişimi yapalım.

adverse

/ædˈvɝːs/

(adjective) olumsuz, ters, zararlı

Örnek:

The company faced adverse economic conditions.
Şirket olumsuz ekonomik koşullarla karşılaştı.

causal

/ˈkɑː.zəl/

(adjective) nedensel, sebep olan

Örnek:

There is a causal link between smoking and lung cancer.
Sigara içmek ile akciğer kanseri arasında nedensel bir bağlantı vardır.

causative

/ˈkɑː.zə.t̬ɪv/

(adjective) nedensel, sebep olan, ettirgen;

(noun) ettirgen

Örnek:

The virus was the causative agent of the disease.
Virüs, hastalığın nedensel ajanıydı.

consequent

/ˈkɑːn.sə.kwənt/

(adjective) sonuç olarak ortaya çıkan, ardından gelen, dolayısıyla

Örnek:

The drought and consequent famine devastated the region.
Kuraklık ve sonuç olarak ortaya çıkan kıtlık bölgeyi harap etti.

influential

/ˌɪn.fluˈen.ʃəl/

(adjective) etkili, nüfuzlu

Örnek:

She is one of the most influential figures in modern art.
Modern sanatta en etkili figürlerden biridir.

irreversible

/ˌɪr.əˈvɝː.sə.bəl/

(adjective) geri döndürülemez, değiştirilemez

Örnek:

The damage to the environment is irreversible.
Çevreye verilen zarar geri döndürülemez.

marginal

/ˈmɑːr.dʒɪ.nəl/

(adjective) kenar, sınır, önemsiz

Örnek:

There was a marginal note in the book.
Kitapta kenar notu vardı.

meaningful

/ˈmiː.nɪŋ.fəl/

(adjective) anlamlı, önemli, faydalı

Örnek:

She found a meaningful career in social work.
Sosyal hizmetlerde anlamlı bir kariyer buldu.

substantial

/səbˈstæn.ʃəl/

(adjective) önemli, büyük, esaslı

Örnek:

The company made a substantial profit this quarter.
Şirket bu çeyrekte önemli bir kar elde etti.

thereby

/ˌðerˈbaɪ/

(adverb) böylece, bu suretle

Örnek:

He passed his exams, thereby making his parents proud.
Sınavlarını geçti, böylece ailesini gururlandırdı.

aftermath

/ˈæf.tɚ.mæθ/

(noun) sonuç, ardından

Örnek:

Many people were displaced in the aftermath of the earthquake.
Depremin ardından birçok kişi yerinden edildi.

contributor

/kənˈtrɪb.jə.t̬ɚ/

(noun) katkıda bulunan, bağışçı, yazar

Örnek:

She is a regular contributor to the charity.
O, hayır kurumuna düzenli bir katkıda bulunan kişidir.

downturn

/ˈdaʊn.tɝːn/

(noun) düşüş, gerileme, durgunluk

Örnek:

The company faced a significant downturn in sales last quarter.
Şirket geçen çeyrekte satışlarda önemli bir düşüş yaşadı.

leap

/liːp/

(verb) sıçramak, atlamak, hızla hareket etmek;

(noun) sıçrama, atılım

Örnek:

The deer leaped over the fence.
Geyik çitin üzerinden atladı.

recovery

/rɪˈkʌv.ɚ.i/

(noun) iyileşme, kurtarma, geri alma

Örnek:

Her recovery from the illness was slow but steady.
Hastalığından iyileşmesi yavaş ama istikrarlıydı.

side effect

/ˈsaɪd ɪˌfekt/

(noun) yan etki, beklenmedik sonuç

Örnek:

Drowsiness is a common side effect of this medication.
Uyuşukluk bu ilacın yaygın bir yan etkisidir.

weather

/ˈweð.ɚ/

(noun) hava, iklim;

(verb) aşındırmak, dayanmak, göğüs germek

Örnek:

The weather is beautiful today.
Bugün hava güzel.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren