Avatar of Vocabulary Set B1 - Savaş ve Barış

B1 Seviyesi İçinde B1 - Savaş ve Barış Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B1 Seviyesi' içinde 'B1 - Savaş ve Barış' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

war

/wɔːr/

(noun) savaş, silahlı çatışma, kampanya;

(verb) savaşmak, mücadele etmek

Örnek:

The country has been ravaged by civil war for years.
Ülke yıllardır iç savaşla harap oldu.

peace

/piːs/

(noun) huzur, sükunet, barış;

(exclamation) huzur

Örnek:

She found peace in the quiet countryside.
Sakin kırsalda huzur buldu.

army

/ˈɑːr.mi/

(noun) ordu, kalabalık, çok sayıda

Örnek:

The army was deployed to the border.
Ordu sınıra konuşlandırıldı.

military

/ˈmɪl.ə.ter.i/

(noun) askeriye, silahlı kuvvetler;

(adjective) askeri

Örnek:

He joined the military after high school.
Liseden sonra askere gitti.

force

/fɔːrs/

(noun) kuvvet, enerji, zorlama;

(verb) zorlamak, mecbur etmek

Örnek:

He pushed the door with great force.
Kapıyı büyük bir kuvvetle itti.

command

/kəˈmænd/

(noun) emir, komut, kontrol;

(verb) emretmek, komuta etmek, kontrol etmek

Örnek:

The officer gave a clear command to his troops.
Subay, askerlerine net bir emir verdi.

obey

/oʊˈbeɪ/

(verb) itaat etmek, uymak

Örnek:

All citizens must obey the law.
Tüm vatandaşlar yasaya uymak zorundadır.

order

/ˈɔːr.dɚ/

(noun) emir, talimat, sıra;

(verb) emretmek, talimat vermek, sipariş etmek

Örnek:

The general gave the order to advance.
General ilerleme emri verdi.

commander

/kəˈmæn.dɚ/

(noun) komutan, amir, komutan (deniz rütbesi)

Örnek:

The commander ordered his troops to advance.
Komutan askerlerine ilerlemelerini emretti.

officer

/ˈɑː.fɪ.sɚ/

(noun) memur, subay;

(verb) memurlandırmak, subay atamak

Örnek:

The police officer directed traffic.
Polis memuru trafiği yönlendirdi.

conflict

/ˈkɑːn.flɪkt/

(noun) çatışma, anlaşmazlık, uyuşmazlık;

(verb) çelişmek, çatışmak, uyuşmamak

Örnek:

There was a lot of conflict between the two brothers.
İki kardeş arasında çok fazla çatışma vardı.

battle

/ˈbæt̬.əl/

(noun) savaş, muharebe, mücadele;

(verb) mücadele etmek, savaşmak

Örnek:

The army won a decisive battle.
Ordu belirleyici bir savaş kazandı.

defeat

/dɪˈfiːt/

(verb) yenmek, mağlup etmek, engellemek;

(noun) yenilgi, mağlubiyet

Örnek:

The army managed to defeat the enemy forces.
Ordu düşman kuvvetlerini yenmeyi başardı.

attack

/əˈtæk/

(noun) saldırı, atak, eleştiri;

(verb) saldırmak, eleştirmek

Örnek:

The army launched a surprise attack on the enemy.
Ordu düşmana sürpriz bir saldırı başlattı.

defend

/dɪˈfend/

(verb) savunmak, korumak, desteklemek

Örnek:

The soldiers bravely defended the city.
Askerler şehri cesurca savundu.

defense

/dɪˈfens/

(noun) savunma, koruma, müdafaa

Örnek:

The city's defense against the invaders was strong.
Şehrin işgalcilere karşı savunması güçlüydü.

victory

/ˈvɪk.tɚ.i/

(noun) zafer, galibiyet

Örnek:

The team celebrated their hard-fought victory.
Takım, zorlu zaferlerini kutladı.

guard

/ɡɑːrd/

(noun) gardiyan, bekçi, koruyucu;

(verb) korumak, muhafaza etmek

Örnek:

The security guard checked our bags at the entrance.
Güvenlik görevlisi girişte çantalarımızı kontrol etti.

weapon

/ˈwep.ən/

(noun) silah, araç

Örnek:

The police found a dangerous weapon in his car.
Polis, arabasında tehlikeli bir silah buldu.

gun

/ɡʌn/

(noun) silah, tabanca, tüfek;

(verb) vurmak, silahla öldürmek, gazlamak

Örnek:

The police officer drew his gun.
Polis memuru silahını çekti.

bullet

/ˈbʊl.ɪt/

(noun) mermi, kurşun, madde işareti;

(verb) kurşun gibi gitmek, hızla ilerlemek

Örnek:

The detective found a spent bullet casing at the crime scene.
Dedektif olay yerinde kullanılmış bir mermi kovanı buldu.

bomb

/bɑːm/

(noun) bomba, fiyasko, başarısızlık;

(verb) bombalamak, çuvallamak, başarısız olmak

Örnek:

The police found a suspicious package that turned out to be a bomb.
Polis, şüpheli bir paket buldu ve bunun bir bomba olduğu ortaya çıktı.

fire

/faɪr/

(noun) ateş, yangın, silah sesi;

(verb) ateş etmek, vurmak, işten çıkarmak

Örnek:

The house caught fire and burned down.
Ev ateş aldı ve yandı.

explode

/ɪkˈsploʊd/

(verb) patlamak, patlatmak, duygularını dışa vurmak

Örnek:

The bomb was set to explode at midnight.
Bomba gece yarısı patlamak üzere ayarlanmıştı.

shoot

/ʃuːt/

(verb) vurmak, ateş etmek, fırlamak;

(noun) atış, silah sesi, filiz;

(exclamation) kahretsin, hadi

Örnek:

The police officer had to shoot the armed suspect.
Polis memuru silahlı şüpheliyi vurmak zorunda kaldı.

explosion

/ɪkˈsploʊ.ʒən/

(noun) patlama, infilak, ani artış

Örnek:

The building was severely damaged by the explosion.
Bina patlama sonucu ağır hasar gördü.

enemy

/ˈen.ə.mi/

(noun) düşman, hasım

Örnek:

He made many enemies during his political career.
Siyasi kariyeri boyunca birçok düşman edindi.

danger

/ˈdeɪn.dʒɚ/

(noun) tehlike, risk

Örnek:

The climbers faced great danger on the icy mountain.
Dağcılar buzlu dağda büyük tehlikeyle karşılaştı.

damage

/ˈdæm.ɪdʒ/

(noun) hasar, zarar, tazminat;

(verb) hasar vermek, zarar vermek

Örnek:

The storm caused extensive damage to the roof.
Fırtına çatıya büyük hasar verdi.

peaceful

/ˈpiːs.fəl/

(adjective) huzurlu, barışçıl, şiddet karşıtı

Örnek:

The lake was calm and peaceful at dawn.
Şafakta göl sakin ve huzurluydu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren