Avatar of Vocabulary Set Argüman Oluşturma 2

Fikir ve Tartışma İçinde Argüman Oluşturma 2 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Fikir ve Tartışma' içinde 'Argüman Oluşturma 2' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

generalize

/ˈdʒen.ər.əl.aɪz/

(verb) genellemek, çıkarım yapmak, yaygınlaştırmak

Örnek:

It's unfair to generalize about an entire group of people.
Bütün bir insan grubu hakkında genelleme yapmak haksızlıktır.

given that

/ˈɡɪv.ən ðæt/

(conjunction) göz önüne alındığında, mademki

Örnek:

Given that he's new to the team, he's doing a great job.
Takıma yeni olduğu göz önüne alındığında, harika bir iş çıkarıyor.

hearing

/ˈhɪr.ɪŋ/

(noun) işitme, duyma, duruşma

Örnek:

Her hearing is excellent for her age.
Yaşına göre işitmesi mükemmel.

high ground

/haɪ ˈɡraʊnd/

(noun) yüksek arazi, yüksek yer, ahlaki üstünlük

Örnek:

The soldiers took the high ground to gain a strategic advantage.
Askerler stratejik avantaj elde etmek için yüksek araziyi ele geçirdi.

in effect

/ɪn ɪˈfekt/

(phrase) aslında, yürürlükte

Örnek:

The new policy is in effect as of today.
Yeni politika bugünden itibaren yürürlükte.

in the first place

/ɪn ðə fɜːrst pleɪs/

(phrase) en başta, ilk olarak, öncelikle

Örnek:

Why did you agree to go in the first place?
En başta neden gitmeyi kabul ettin?

invalidate

/ɪnˈvæl.ə.deɪt/

(verb) geçersiz kılmak, çürütmek, sakat bırakmak

Örnek:

New evidence could invalidate the previous findings.
Yeni kanıtlar önceki bulguları geçersiz kılabilir.

invalidation

/ɪnˌvæl.əˈdeɪ.ʃən/

(noun) geçersiz kılma, iptal, önemsememe

Örnek:

The court's invalidation of the contract caused significant financial losses.
Mahkemenin sözleşmeyi geçersiz kılması önemli mali kayıplara neden oldu.

invoke

/ɪnˈvoʊk/

(verb) ileri sürmek, başvurmak, çağırmak

Örnek:

He invoked the Fifth Amendment, refusing to answer questions.
Beşinci Anayasa Değişikliği'ni ileri sürerek soruları yanıtlamayı reddetti.

keystone

/ˈkiː.stoʊn/

(noun) kilit taşı, temel taşı, anahtar nokta

Örnek:

The architect carefully placed the keystone to complete the arch.
Mimar, kemeri tamamlamak için kilit taşını dikkatlice yerleştirdi.

labor the point

/ˈleɪbər ðə pɔɪnt/

(idiom) konuyu uzatmak, gereksiz yere tekrarlamak

Örnek:

I don't want to labor the point, but it's crucial that we finish this by Friday.
Konuyu uzatmak istemiyorum ama bunu Cuma'ya kadar bitirmemiz çok önemli.

lay out

/leɪ aʊt/

(phrasal verb) sermek, yaymak, planlamak

Örnek:

She laid out the map on the table.
Haritayı masanın üzerine serdi.

hold water

/hoʊld ˈwɑː.tər/

(idiom) su kaldırmak, geçerli olmak, sağlam olmak

Örnek:

His alibi just doesn't hold water.
Alibisi hiç su kaldırmıyor.

pitch

/pɪtʃ/

(noun) perde, ton, atış;

(verb) atmak, fırlatmak, kurmak

Örnek:

Her voice rose to a high pitch.
Sesi yüksek bir perdeye çıktı.

plead

/pliːd/

(verb) yalvarmak, rica etmek, savunmak

Örnek:

She pleaded with him to stay.
Kalması için ona yalvardı.

point

/pɔɪnt/

(noun) uç, nokta, yer;

(verb) işaret etmek, göstermek, doğrultmak

Örnek:

The point of the knife was very sharp.
Bıçağın ucu çok keskin.

polemic

/pəˈlem.ɪk/

(noun) polemik, sert eleştiri;

(adjective) polemik, tartışmalı

Örnek:

His book was a fierce polemic against the government's policies.
Kitabı, hükümetin politikalarına karşı şiddetli bir polemikti.

polemical

/pəˈlem.ɪ.kəl/

(adjective) polemik, tartışmalı, münakaşalı

Örnek:

His polemical essay sparked a heated debate among scholars.
Onun polemik denemesi, akademisyenler arasında hararetli bir tartışma başlattı.

posit

/ˈpɑː.zɪt/

(verb) varsaymak, öne sürmek

Örnek:

He posited that the universe is infinite.
Evrenin sonsuz olduğunu varsaydı.

premise

/ˈprem.ɪs/

(noun) öncül, varsayım, tesis;

(verb) dayandırmak, temel almak

Örnek:

The argument was based on a false premise.
Argüman yanlış bir öncüle dayanıyordu.

presupposition

/ˌpriː.sʌp.əˈzɪʃ.ən/

(noun) varsayım, ön kabul

Örnek:

The theory is based on the presupposition that all humans are rational.
Teori, tüm insanların rasyonel olduğu varsayımına dayanmaktadır.

proof

/pruːf/

(noun) kanıt, delil, prova;

(verb) kanıtlamak, ispatlamak, su geçirmez yapmak;

(adjective) -geçirmez, -dayanıklı

Örnek:

Do you have any proof that he was involved?
Onun karıştığına dair herhangi bir kanıtın var mı?

prove

/pruːv/

(verb) kanıtlamak, ispatlamak, çıkmak

Örnek:

Can you prove your innocence?
Masumiyetinizi kanıtlayabilir misiniz?
Bu kelime setini Lingoland'da öğren