Avatar of Vocabulary Set 800 Puan

29. Gün - Hava Durumu Tahmini İçinde 800 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'29. Gün - Hava Durumu Tahmini' içinde '800 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

along the shore

/əˈlɔːŋ ðə ʃɔːr/

(phrase) kıyı boyunca, sahil şeridinde

Örnek:

We took a peaceful walk along the shore at sunset.
Gün batımında kıyı boyunca huzurlu bir yürüyüş yaptık.

bay

/beɪ/

(noun) koy, körfez, bölme;

(verb) havlamak, ulmak

Örnek:

The ship sailed into the calm bay.
Gemi sakin koya yelken açtı.

body of water

/ˈbɑː.di əv ˈwɑː.t̬ɚ/

(noun) su kütlesi, su birikintisi

Örnek:

The Pacific Ocean is the largest body of water on Earth.
Pasifik Okyanusu, Dünya üzerindeki en büyük su kütlesidir.

bush

/bʊʃ/

(noun) çalı, bodur ağaç

Örnek:

The bird built its nest in the rose bush.
Kuş yuvasını gül çalısının içine yaptı.

cliff

/klɪf/

(noun) uçurum, falez

Örnek:

The house stood on a cliff overlooking the ocean.
Ev, okyanusa bakan bir uçurumun üzerinde duruyordu.

countryside

/ˈkʌn.tri.saɪd/

(noun) kırsal bölge, taşra

Örnek:

We spent our vacation exploring the beautiful countryside.
Tatilimizi güzel kırsal bölgeyi keşfederek geçirdik.

eco-friendly

/ˌiː.koʊˈfrend.li/

(adjective) çevre dostu, ekolojik

Örnek:

We should all try to use more eco-friendly products.
Hepimiz daha fazla çevre dostu ürün kullanmaya çalışmalıyız.

footpath

/ˈfʊt.pæθ/

(noun) patika, yaya yolu

Örnek:

We followed the narrow footpath through the woods.
Ormanın içindeki dar patikayı takip ettik.

fountain

/ˈfaʊn.tən/

(noun) fıskiye, çeşme, kaynak

Örnek:

The children played near the beautiful fountain in the park.
Çocuklar parktaki güzel fıskiyenin yakınında oynadılar.

freezing

/ˈfriː.zɪŋ/

(adjective) dondurucu, buz gibi;

(noun) donma, dondurma

Örnek:

It's freezing outside, so wear a warm coat.
Dışarısı dondurucu, bu yüzden sıcak bir palto giy.

gardening tool

/ˈɡɑːr.dən.ɪŋ tuːl/

(noun) bahçe aleti

Örnek:

A trowel is a small gardening tool used for digging small holes.
Mala, küçük delikler kazmak için kullanılan küçük bir bahçe aletidir.

grasp

/ɡræsp/

(noun) kavrama, tutuş, kavrayış;

(verb) kavramak, tutmak, anlamak

Örnek:

He released his grasp on the rope.
İpin üzerindeki kavrayışını gevşetti.

hail

/heɪl/

(noun) dolu, selam, çağrı;

(verb) dolu yağmak, çağırmak, selamlamak;

(exclamation) selam

Örnek:

The sudden hail storm damaged the crops.
Ani dolu fırtınası ekinlere zarar verdi.

lakefront

/ˈleɪk.frʌnt/

(noun) göl kenarı, göl kıyısı;

(adjective) göl manzaralı, göl kıyısındaki

Örnek:

We went for a walk along the lakefront.
Göl kenarı boyunca yürüyüşe çıktık.

landscaping

/ˈlænd.skeɪ.pɪŋ/

(noun) peyzaj, çevre düzenlemesi

Örnek:

The new park features beautiful landscaping with native plants.
Yeni park, yerli bitkilerle güzel bir peyzaj sunuyor.

lighthouse

/ˈlaɪt.haʊs/

(noun) deniz feneri

Örnek:

The old lighthouse stood proudly on the cliff.
Eski deniz feneri gururla uçurumda duruyordu.

nightfall

/ˈnaɪt.fɑːl/

(noun) gün batımı, akşam karanlığı

Örnek:

They hoped to reach the village before nightfall.
Hava kararmadan önce köye varmayı umuyorlardı.

off the shore

/ɔːf ðə ʃɔːr/

(phrase) kıyının açığında, deniz tarafında

Örnek:

The boat was anchored just off the shore.
Tekne tam kıyının açığında demirlemişti.

overlook the water

/ˌoʊ.vɚˈlʊk ðə ˈwɑː.t̬ɚ/

(phrase) suya bakmak, su manzarasını görmek

Örnek:

Our hotel room has a balcony that overlooks the water.
Otel odamızın suya bakan bir balkonu var.

pull weeds

/pʊl widz/

(phrase) ot yolmak

Örnek:

I spent the whole afternoon pulling weeds in the backyard.
Bütün öğleden sonrayı arka bahçede ot yolmakla geçirdim.

rainforest

/ˈreɪn.fɔːr.ɪst/

(noun) yağmur ormanı

Örnek:

The Amazon rainforest is home to millions of species.
Amazon yağmur ormanı milyonlarca türe ev sahipliği yapmaktadır.

rain or shine

/reɪn ɔːr ʃaɪn/

(idiom) yağmur çamur demeden, ne olursa olsun

Örnek:

The football match will take place rain or shine.
Futbol maçı yağmur çamur demeden oynanacak.

rain shower

/reɪn ˈʃaʊ.ɚ/

(noun) yağmur sağanağı, sağanak

Örnek:

We got caught in a brief rain shower while walking in the park.
Parkta yürürken kısa bir yağmur sağanağına yakalandık.

rainstorm

/ˈreɪn.stɔːrm/

(noun) yağmur fırtınası, sağanak

Örnek:

The sudden rainstorm caught us by surprise.
Ani yağmur fırtınası bizi hazırlıksız yakaladı.

ranger

/ˈreɪn.dʒɚ/

(noun) korucu, bekçi, ranger

Örnek:

The park ranger led us on a guided hike.
Park korucusu bizi rehberli bir yürüyüşe çıkardı.

riverbank

/ˈrɪvəˌbæŋk/

(noun) nehir kenarı, nehir kıyısı

Örnek:

We sat by the riverbank and watched the boats go by.
Nehir kenarında oturduk ve teknelerin geçişini izledik.

riverside

/ˈrɪv.ɚ.saɪd/

(noun) nehir kenarı, nehir kıyısı;

(adjective) nehir kenarı, nehir kıyısında bulunan

Örnek:

We enjoyed a picnic on the riverside.
Nehir kenarında piknik yaptık.

scenery

/ˈsiː.nɚ.i/

(noun) manzara, doğa, dekor

Örnek:

The mountain scenery was breathtaking.
Dağ manzarası nefes kesiciydi.

scenic

/ˈsiː.nɪk/

(adjective) manzaralı, doğal güzelliklere sahip

Örnek:

The drive along the coast was incredibly scenic.
Sahil boyunca yapılan sürüş inanılmaz derecede manzaralıydı.

slope

/sloʊp/

(noun) eğim, yamaç;

(verb) eğimli olmak, meyilli olmak

Örnek:

The house is built on a steep slope.
Ev dik bir yamaçta inşa edilmiştir.

stream

/striːm/

(noun) dere, akarsu, akım;

(verb) akmak, fışkırmak, aktarmak

Örnek:

The children played by the stream.
Çocuklar dere kenarında oynadı.

suburb

/ˈsʌb.ɝːb/

(noun) banliyö, varoş

Örnek:

They moved from the city center to a quiet suburb.
Şehir merkezinden sakin bir banliyöye taşındılar.

sweep the leaves

/swiːp ðə liːvz/

(phrase) yaprakları süpürmek

Örnek:

I need to sweep the leaves off the driveway before the guests arrive.
Misafirler gelmeden önce girişteki yaprakları süpürmem gerekiyor.

thunderstorm

/ˈθʌn.dɚ.stɔːrm/

(noun) gök gürültülü fırtına, şimşekli fırtına

Örnek:

A severe thunderstorm warning was issued for the area.
Bölge için şiddetli fırtına uyarısı yapıldı.

trail

/treɪl/

(noun) patika, iz, eser;

(verb) takip etmek, izini sürmek, sürünmek

Örnek:

The hikers followed the narrow trail through the forest.
Yürüyüşçüler ormandaki dar patikayı takip ettiler.

trap

/træp/

(noun) tuzak, kapan;

(verb) tuzağa düşürmek, yakalamak, hapsetmek

Örnek:

The hunter set a trap for the rabbit.
Avcı tavşan için bir tuzak kurdu.

tree trunk

/triː trʌŋk/

(noun) ağaç gövdesi

Örnek:

The tree trunk was covered in thick green moss.
Ağaç gövdesi kalın yeşil yosunla kaplıydı.

twilight

/ˈtwaɪ.laɪt/

(noun) alacakaranlık, şafak, gerileme;

(adjective) alacakaranlık, şafak

Örnek:

The city lights began to twinkle in the gathering twilight.
Şehir ışıkları, çöken alacakaranlıkta parlamaya başladı.

weather forecast

/ˈweð.ər ˌfɔːr.kæst/

(noun) hava durumu tahmini, hava raporu

Örnek:

The weather forecast predicts rain for tomorrow.
Hava durumu tahmini yarına yağmur öngörüyor.

weather report

/ˈweð.ɚ rɪˌpɔːrt/

(noun) hava durumu raporu, hava tahmini

Örnek:

I always check the weather report before planning a hike.
Yürüyüş planlamadan önce her zaman hava durumuna bakarım.

windstorm

/ˈwɪnd.stɔːrm/

(noun) rüzgar fırtınası, fırtına

Örnek:

The sudden windstorm knocked down several trees in the park.
Ani rüzgar fırtınası parktaki birkaç ağacı devirdi.

affirmative

/əˈfɝː.mə.t̬ɪv/

(adjective) olumlu, onaylayıcı, doğrulayıcı;

(noun) evet, onay

Örnek:

Her answer was an affirmative nod.
Cevabı olumlu bir baş sallamaydı.

dislike

/dɪˈslaɪk/

(noun) sevmezlik, hoşnutsuzluk;

(verb) sevmemek, hoşlanmamak

Örnek:

She has a strong dislike for seafood.
Deniz ürünlerine karşı güçlü bir sevmezlik duyuyor.

fertile

/ˈfɝː.t̬əl/

(adjective) verimli, bereketli, doğurgan

Örnek:

The Nile Delta is a very fertile region.
Nil Deltası çok verimli bir bölgedir.

in particular

/ɪn pərˈtɪk.jə.lər/

(phrase) özellikle, bilhassa

Örnek:

I enjoy all kinds of music, but I like jazz in particular.
Her türlü müziği severim ama özellikle cazı severim.

quietly

/ˈkwaɪət.li/

(adverb) sessizce, sakin bir şekilde, huzur içinde

Örnek:

She closed the door quietly so as not to wake the baby.
Bebeği uyandırmamak için kapıyı sessizce kapattı.

revolve

/rɪˈvɑːlv/

(verb) dönmek, etrafında dönmek, konusu olmak

Örnek:

The Earth revolves around the Sun.
Dünya Güneş'in etrafında döner.

setting

/ˈset̬.ɪŋ/

(noun) mekan, ortam, ayarlama

Örnek:

The movie's setting was a remote island.
Filmin mekanı uzak bir adaydı.

sheer

/ʃɪr/

(adjective) tamamen, mutlak, salt;

(adverb) dikine, sarpça;

(verb) kopmak, ayrılmak, sapmak

Örnek:

The success was due to sheer hard work.
Başarı tamamen sıkı çalışmaya bağlıydı.

solid

/ˈsɑː.lɪd/

(adjective) katı, sağlam, iyi;

(noun) katı, katı madde;

(adverb) tamamen, sağlamca

Örnek:

The ice was solid enough to walk on.
Buz üzerinde yürüyebilecek kadar sağlamdı.

tangible

/ˈtæn.dʒə.bəl/

(adjective) somut, elle tutulur, açık

Örnek:

The tension in the room was almost tangible.
Odadaki gerginlik neredeyse somuttu.

thoughtfully

/ˈθɑːt.fəl.i/

(adverb) düşünceli bir şekilde, derinlemesine, nazikçe

Örnek:

She paused thoughtfully before answering the difficult question.
Zor soruya cevap vermeden önce düşünceli bir şekilde durakladı.

atmospheric

/ˌæt.məsˈfer.ɪk/

(adjective) atmosferik, havalı

Örnek:

The planet has a thick atmospheric layer.
Gezegenin kalın bir atmosferik tabakası var.

conservation

/ˌkɑːn.sɚˈveɪ.ʃən/

(noun) koruma, muhafaza, tasarruf

Örnek:

Wildlife conservation efforts are crucial for endangered species.
Yaban hayatı koruma çabaları, nesli tükenmekte olan türler için hayati öneme sahiptir.

environmental regulations

/ɪnˌvaɪ.rənˈmen.t̬əl ˌreɡ.jəˈleɪ.ʃənz/

(plural noun) çevre düzenlemeleri, çevresel mevzuat

Örnek:

The factory was closed down for failing to comply with environmental regulations.
Fabrika, çevre düzenlemelerine uymadığı için kapatıldı.

ground

/ɡraʊnd/

(noun) yer, toprak, saha;

(verb) uçuşu yasaklamak, yere indirmek, eve hapsetmek;

(adjective) ayakları yere basan, gerçekçi, sağduyulu

Örnek:

He fell to the ground.
Yere düştü.

inclement

/ɪnˈklem.ənt/

(adjective) sert, kötü, çetin

Örnek:

We had to cancel the picnic due to the inclement weather.
Kötü hava koşulları nedeniyle pikniği iptal etmek zorunda kaldık.

mining

/ˈmaɪ.nɪŋ/

(noun) madencilik, kazı, mayınlama;

(verb) maden çıkarmak, kazmak

Örnek:

Coal mining is a major industry in this region.
Kömür madenciliği bu bölgede önemli bir endüstridir.

natural habitat

/ˈnætʃərəl ˈhæbɪˌtæt/

(noun) doğal yaşam alanı, doğal ortam

Örnek:

The zoo aims to recreate the animals' natural habitat.
Hayvanat bahçesi, hayvanların doğal yaşam alanlarını yeniden yaratmayı amaçlamaktadır.

noise and air pollution

/nɔɪz ænd er pəˈluː.ʃən/

(noun) gürültü ve hava kirliliği

Örnek:

Living near the airport means dealing with constant noise and air pollution.
Havalimanı yakınında yaşamak, sürekli gürültü ve hava kirliliği ile uğraşmak demektir.

nourishment

/ˈnɝː.ɪʃ.mənt/

(noun) beslenme, gıda

Örnek:

Good nourishment is essential for a child's development.
İyi beslenme, bir çocuğun gelişimi için hayati öneme sahiptir.

nurture

/ˈnɝː.tʃɚ/

(verb) beslemek, büyütmek, geliştirmek;

(noun) bakım, yetiştirme, besleme

Örnek:

She wants to stay at home and nurture her children.
Evde kalıp çocuklarını büyütmek istiyor.

overflow

/ˌoʊ.vɚˈfloʊ/

(verb) taşmak, sel basmak, dolup taşmak;

(noun) taşma, sel, fazlalık

Örnek:

The bathtub started to overflow when I left the water running.
Suyu açık bıraktığımda küvet taşmaya başladı.

react to

/riˈækt tu/

(phrasal verb) tepki vermek, karşılık vermek, alerjik reaksiyon göstermek

Örnek:

How did he react to the news?
Haberlere nasıl tepki verdi?

recyclable

/ˌriːˈsaɪ.klə.bəl/

(adjective) geri dönüştürülebilir

Örnek:

Please put all recyclable materials in the blue bin.
Lütfen tüm geri dönüştürülebilir malzemeleri mavi kutuya koyun.

under construction

/ˈʌndər kənˈstrʌkʃən/

(phrase) yapım aşamasında, inşaat halinde, geliştirme aşamasında

Örnek:

The new bridge is currently under construction.
Yeni köprü şu anda yapım aşamasında.

vague

/veɪɡ/

(adjective) belirsiz, muğlak

Örnek:

The instructions were vague and difficult to follow.
Talimatlar belirsizdi ve takip etmesi zordu.

water level

/ˈwɑː.t̬ɚ ˌlev.əl/

(noun) su seviyesi

Örnek:

The water level in the reservoir has dropped significantly due to the drought.
Kuraklık nedeniyle barajdaki su seviyesi önemli ölçüde düştü.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren